ORUÇ İMSAK (TUTMAK)TIR

ORUÇ İMSAK (TUTMAK)TIR



Oruç, Farsça gün anlamındaki “rûz” kelimesinin Türkçeleşmiş şeklidir. Oruç anlamındaki “siyam” ya da “savm” sözlükte nefsi meylettiği şeylerden, isterse bir söz olsun alıkoymak, yani kendini tutmak, bir şeyden uzak durmaktır. (Mesela bkz: Meryem, 19/26)

Din dilinde (terim-ıstılah olarak) oruç;tan yerinin ağarmasından güneşin batmasına kadar şer‘an belirlenmiş ibadeti yerine getirmek niyetiyle yeme, içme ve cinsel ilişkiden uzak durması, yani kendini tutması demektir. (ez-Zuhaylî, V. Fıkhu’l-İslâmîyyu ve Edilletuhu, 2/498. İbn Rüşd, M. b. Ahmed. Bidâyetü’l-Müctehid, s: 267)


Süresi içinde kişinin kendini oruç yasaklarına karşı tutmasına imsâk denir. Bu kelime “oruca başlama, orucun başlangıç anı” anlamında da kullanılır. Yitik, A. İ. TDV İslâm Ansiklopedisi, 33/414)


Mü’min oruç tutar, oruç da onu tutar. Oruçlu, oruçla birlikte şu on şeyi Ramazan boyunca tutmaya çalışır.


1-Yemeyi içmeyi tutmak

Orucun şeriatteki terin anlamı zaten imsaktan iftara kadar yeme-içmeyi terketmek demektir. İslamda her ibadetin bir şekli vardır. Bu bir anlamda ibadetin teknik boyutudur. Ancak ibadetler sadece şekilden ibaret değildir. İbadeti makbul yapan onun muhtevası ve onun ihlasla, yani Allah rızası için yerine getirilmesidir.


Oruçta yeme içmeyi terk iradeye hâkim olmayı gösterir.


O yüzden oruçlu müslüman zor olsa da, gündüzler uzun olsa da, açlıktan kıvransa, susuzluktan dili damağına yapışsa da, gizli veya açıkta bir şey yemez ve içmez. Bu halde iken önüne en leziz yiyecekler konulsa bile. Zira o bu konuda Allah’a söz verir. İftar vaktine kadar nefsine gem vurur. Allah rızası için nefsinin bazı isteklerini iftar vaktine erteler.


2-Kendini tutmak

İşin başı bu; kendini tutabilmek. İnsan kendini tutamadığı zaman hata yapar, suç işler. Kendini tutamayan kırar döker. Özne olamaz, nesneleşir. Hâkim olmaz, mahkûm olur. Sahip olamaz, sahip olunur. Etken olmaz, edilgenleşir. Bu gibiler iç güdülerinin (hevâlarının) esiri olurlar.


Oruç insana kendini (güdüleri) tutmayı öğretir. Bu sebeple “ey oruç, tut beni” demek yanlış olmasa gerek.


Öfke, insana verilen tabii güçlerden üçüncüsüdür. Öfke savunma gücü olarak ve yerinde kullanılırsa faydalıdır. Hiç öfkelenmemek normal olmadığı gibi, yersiz öfke de iyi değildir.


Öfke yerinde kullanılırsa savunma, çaba ve gayret olur. Yerinden kullanılmazsa ve kontrol edilmezse aklı giderir, sağlıklı karar vermeyi engellerinsanı zarara sürükler.

Kızmak, bağırmak, aşırı sinirlenmek, işi kavgaya dökmek öfkenin sınırı aştığını gösterir. Bukişinin kendi hatalarını görmesini azaltır, stresi artırır, güveni sarsar.


Zorluklar ve olumsuz olaylar karşısında agrassif değil, asartif, yana gayretli olmak gerekir.


Kur’an öfkesine hakim olanları methediyor.


“O takvâ sahipleri ki, bollukta da darlıkta da Allah için harcarlar; öfkelerini yutarlar ve insanları affederler. Allah da güzel davranışta bulunanları sever.” (Âli İmran 3/134)


Peygamber (sav) öfkesine hakim olanları ve yerinde kullananları pehlivana benzetiyor.


“İbnu Mes'ud (ra) anlatıyor : Rasûlullah (sav) bir gün: “Siz aranızda kime pehlivan dersiniz?” diye sordu. Orada olanlar: “Erkeklerin yenmeyi başaramadığı kimseye” dediler. Rasûlullah: “Hayır, dedi, gerçek pehlivan öfkelendiği zaman nefsine hâkim olabilen kimsedir.” (Müslim, Birr/106 no: 2608. Ebu Dâvud, Edeb/3 no: 4779. Bir benzeri: Buhârî, Edeb/76 no: 6114. Müslim, Birr/107 no: 2760. Muvatta, Hüsnü'lhalk/12)


Oruç öfkeyi kontrol altında tutmanın ve yerinde kullanmanın bir imkanıdır.


Ebu Hüreyre’den (ra) rivayet edildiğine göre Rasûlüllah (sav) şöyle buyurdu:


“Allah (cc) "İnsanın oruç dışında her ameli kendisi içindir. Oruç benim içindir, mükâfatını da ben vereceğim" buyurdu. Oruç kalkandır. Biriniz oruç tuttuğu gün kötü söz söylemesin ve kavga etmesin. Şayet biri kendisine söver ya da çatarsa: “Ben oruçluyum” desin.

Muhammed'in canı kudret elinde olan Allah'a yemin ederim ki, oruçlunun ağız kokusu, Allah katında misk kokusundan daha güzeldir…”(Buhârî, Savm/9 no: 1904, Müslim, Sıyâm/163 (28) no: 2706. Muvatta, Sıyâm 58. Bir benzeri: Buhârî, Savm/2 no: 1894. Ebu Dâvud, Savm/25 no: 2363. Tirmizî, Savm/55 no: 764. İbnu Mâce, Sıyâm/21 no: 1691)


Yani oruç onu tutar, hatadan alıkor, zararlı şeylere karşı perde olur. Kalkan veya zırh nasıl tehlikeli saldırılarından korursa; oruç da sahibini her türlü zararlı saldırılardan korur. Ki bu saldırılar ya nefisten, ya şeytandan, ya da çevreden gelir.


3-Çeneyi tutmak

Âlimler dil ile yapılan hatalara, ya da dilin yanlışlarına ‘dilin âfetleri’ derler. Bunlardan bir tanesi de mâlâya’ni, yani boş sözlerle meşgul olmak. (Gazâlî, M. İhyâu Ulûmi’d-din (ter. A. Serdaroğlu), 3/245-448)


Kavram olarak mâlâya’ni; kişinin dinî ve dünyevî hayatı bakımından fayda sağlamayan gereksiz söz ve davranışları demektir. (Çağrıcı, M. TDV İslâm Ansiklopedisi, 27/480)


‘Malaya’ni’ dünya ve âhiret için zaruri olmayan şeydir. Yani yapılmadığı zaman kişiye bir zararı olmayan, ancak yapıldığı zaman kişiyi lüzumsuz yere oyalayan, hata yapmasına, günah işlemesine, zamanı boşa harcamasına yol açan şeydir.


Ya da gerçekte müslümanın din ve dünyalık açısından muhtaç olmadığı yararsız, lüzumsuz şeylerdir. Bu gibi şeyler ona Allah’ın rızasını kazandırmaz.


Herhangi bir şeyin mâlâya’ni olması, kişinin kendi arzusuna göre değil, İslâmi prensiplere göre, selim aklın kabul edebileceği ilkelere göre belli olur.


Eğer bir şey müslümanın dinine, dünyasına, şahsına ve ailesine, çevresine bir fayda sağlıyorsa, bir işe yarıyorsa, bir eksikliği gideriyorsa, bir fazilet kazandırıyorsa, sevap getirici bir özelliği varsa, dinin ma’ruf (iyi) dediği kalıba uyuyorsa o ‘mâ ya’ni’dir, yani iyidir, faydalıdır, lüzumludur, yapılmasında sakınca yoktur.


Tersi ise mâlâya’nidir. ‘Mâ ya’ni’ müslümana fazilet, izzet ve sevap kazandırır. ‘Mâlâya’ni’ ise seviyesizlik, rezalet, zillet, günah ve vebâl kazandırır.


Peygamber (sav) şöyle buyurdu:

“Mâlâya’ni’yi terk etmek, kişinin müslümanlığının güzelliğindendir.” (Tirmizî, Zühd/11 no: 2319. Muvatta, Hüsnu’l-Hulk 3. İbni Mâce, Fiten/12 no: 3976)


Bir de malaya’ni’ye benzeyenler var. Bunlardan bir tanesi de “lağv’dir.


Lâğv’ sözlükte serçe kuşunun ötmesine denir. Buradan hareketle faydasız söz konuşmak, konuşmada dikkat etmeyip bâtıl (lüzumsuz) söz söylemek manasında kullanılmaktadır. (el-Isfehâni, R. el-Müfredât, s: 682)


Böyle konuşmada her hangi bir maksat yoktur. Gelişigüzel ağızdan çıkar. Serçe kuşu gibi cik cik demekten öte bir anlam taşımaz. Buna göre her yalan ve çirkin söz, manasız ve faydasız, boş ve düşük söz lağv’dır.


‘Lağv’ bu anlamıyla ‘mâlâya’ni’ye benzemektedir.

‘Lağv’, ahlâki bir kavram olarak, müslümanların uzak durması gereken, boş, lüzumsuz ve zararlı işler ve sözlerdir.


Bu kelimenin geçtiği âyetlerden üç tanesi müslümanlara ‘lağv’den uzak kalmalısınız’ mesajı vermektedir. (Mü’minûn 23/3. Furkan 25/72. Kasas 28/55)


Müslümanlar, sulu şakalardan, seviyesiz güldürülerden ve sözlerden, şer mekanlarında ve yalancılarla birlikte bulunmaktan, sapma sapan konuşmalardan, müstehcen ifadelerden, küfür/sövme ve çirkin sözlerden uzak dururlar.


Zira müslümana kemal, ciddiyet, vakar ve olgunluk yakışır. Üstelik ağza sahip olmak cennetlik amellerden biridir. Peygamber (sav) şöyle buyurdu: “Kim baba iki dudağı ve iki bacağı (apış arası) konusunda garanti verirse ben de ona cennet için kefil olurum”. (Buhârî, Rikâk/23 no: 6474, Hudûd/19 no: 6807) İki bacak arası hakkında garanti vermek iffet ve namusa sahip çıkmak, iki dudak arasından garanti vermek de ağza, dile sahip olmak demektir.


Rasûlullah’a (sav) “–İnsanları cennete en fazla götürecek şey nedir? diye soruldu. O da;

-Takvâ (Allah’tan korkup-çekinmek) ve güzel ahlâktır” buyurdu.

–İnsanları cehenneme en fazla götürecek şey nedir? diye sorulunca da:

“–Ağız ve tenâsül organidir” buyurdu. (Tirmizî, Birr 62 no: 2004. İbni Mâce, Zühd 29 no: 4246)

Kur’an mü’minlerin temel özelliklerini sayarken şöyle diyor:

“Mü’minler, gerçekten kurtuluşa ermişlerdir.

Onlar ki, namazlarında derin saygı içindedirler.

Onlar ki lağv’den (faydasız işlerden ve boş sözlerden) yüz çevirirler.”(Mü’minûn 23/1-3)

Yalan bir açıdan büyük günah, bir açıdan da mâlâya’ni ve lağvdir. Oruçtan bir amaç da müslümanının yalandan, yalan yere şâhitlikten, boş konuşmaktan, gıybet etmekten, mâlâya’ni’den kurtarmaktır. Nefsi tezkiye edip, bu tür kötü huyları terektmesini sağlamaktır.

Ebu Hureyre’nin (ra) bir rivâyetinde Rasûlullah (sav) şöyle buyurdu: "Kim yalanı ve onunla ameli terketmezse (bilsin ki) onun yiyip içmesini bırakmasına Allah'ın ihtiyacı yoktur." (Buharî, Savm/8 no: 1903, Edeb/51 no: 6057. Ebu Dâvud, Sıyâm/25 no: 2362. İbni Mâce, Sıyâm 21 no: 1689-1690)

İnsanın başına dili yüzünden neler gelir, hepimiz biliriz. İman ikrarı da inkâr ikrarı da dil ile olur. Yalan da dille söylenir, sadık olmak da dille beyan edilir. Gevezelik de dillle yapılır, dedikodu da.

Oruç müslümana diline sahip olmayı öğretir.

Bu iki hadiste oruç hakkında önemli ipuçları var. Oruç tutmanın hedefini, maksadını, hikmetini özet bir şekilde haber veriyorlar. Burada orucu hangi uzvumuzla tutacağımızı ve sonunda neyi kazanmayı hedeflememiz gerektiğini öğreniyoruz.

Kim yalanı terketmezse; yani yalanın her çeşidine karşı tavır almazsa; Allah’a ve onun kullarına karşı yalan söylemeye devam ederse, işini, sözünü, va’dini yalan üzerine bina ederse; onun oruç tutuyorum zannıyla aç kalmasına gerek yoktur. Oruç tuttuğu halde yalandan sakınmayan mü’min orucunu gözden geçirmelidir.

4-Şehveti tutmak

Şehvet, insana verilen tabii güçlerden bir tanesidir. (Diğerleri akıl ve öfkedir (ğadab’tır)

Şehvet iştahtır, istek ve arzudur, nefisn meyil ve istemesidir. Bu iştah (şehvet) karşı cinse olduğu kadar; yemeğe, mala, makama, sahip olmaya, giyime ve diğer şeylere de yöneliktir. Meşrusu vardır, gayr-i meşrusu vardır.

Şehvet kuvveti tıpkı öfke (ğadab) gibi yerinde ve konrollü kullanılmazsa sahibine zarar verir, yanlış işler yapmasına sebep olur.

Oruç müslümana bu ontolojik kabiliyetini (kuvvetini) control altına almayı, istek ve arzularına gem vurmayı, iştahını meşru alan ile sınırlandırı.

Oruç bedenin çok çok ihtiyaç duyduğu zaman, ağızların suyunu akıtan yiyecek ve içeceklere mesafeli olabilme, nefsi onlara karşı kontrol edebilme yiğitliğidir. Nefsin gayr-i meşru istek ve arzularına, yani aşırı şehvete karşı takva bilinci ile direnmek de bir anlamda cihadtır. Yani nefsin insana zarar veren isteklerine karşı direnmektir. Ramazanda bu cihad oruçla yapılır. Zira oruç, şehveti, yani nefsin aşırı isteklerini sınırlamayı öğretir. Yani nefsi belli bir seviyede tutar.

Oruç şuuru olmayanlar şehvetlerinin (nefsin aşırı isteklerinin) önünde edilgen, pasif ve iradesiz kalabilir, hata yapabilirler.

5-Tutkuyu tutmak

İnsanın bir şeye körü körüne, iradesini teslim ederek bağlanmasına tutku denir. Tutkuda bilinçli bir tercihten çok, gözü bağlı bağlanma söz konusudur. Bu tutku karşı cinse olduğu gibi, yeme içmeye, eğlenceye, oynamaya, süslenmeye, biriktirmeye, uyuşturucuya veya sigaraya karşı olabilir.

Kişi bazen nefsinin istek ve arzularına, yani nefsinin hevâsına öylesine uyar ki, bunu aşk ve tutku haline getirebilir. Eğer bir insan nefsinin isteklerini Allah’ın emrine tercih ederse, Kur’an bunu hevâyı tanrı edinmek diye niteliyor. (bkz: Furkan 25/43. Câsiye 45/23)

Bu bir açıdan nefsin kulu kölesi olmak gibi bir şeydir. Halbuki insan özgür yaratılmıştır ve onun bir görevi de bu özgürlüğünü korumak, kendisini tutsak etmek isteyen uydurma tanrılara, tutkulara, köle tüccarlarına, nefsin sonu gelmez arzularına karşı savunmaktır.

İşte oruç müslümana sözünü ettiğimiz özgürlük duygusunu kazandırır. Onun tutkularını kontrol altında tutmasını sağlar.

Oruç kalbi geçici olan sevgilerden kurtarıp Allah'a bağlar. Müslümanı gerçek sevgide tutar, onu sahte ve geçici sevgilerin işgaline karşı korur.

6-Açgözlülüğü (tamahı) tutmak

Tamah, açgözlülük, şiddetli arzu, bir şeye fazlasıyla meyil ve rağbet göstermek demektir. Dünyalıklar, zevkler, harcamalar, biriktirmeler, satın almalar yönünden doymamaktır. Daha fazlasını, daha ötesini, daha çoğunu aşırı bir şekilde istemektir. Eldeki ile yetinmeyip, başkasının elindekine göz koyacak kadar iştahla zevklere ve maddi şeylere dünya malınına meyletmektir.

Şüphesiz nefsi çok şeye sahip olmak ister. Bir nimete, imkana, dünyalığa sahip oldumu bir diğerini ister. Nitekim Kur’an insana böyle bir duygu verildiğini söylüyor. (Âli İmran 3/14)

Buna göre nefsin bu arzuları haram ve aşağılık bir şey değil, hayatın devamı için insana bahşedilen manevi bir güç kaynağıdır. Ancak önemli olan nefsin isteklerine sınır koyabilmek, nefsi esiri, kulu-kölesi olmaktır.

İslâm aşırı isteklere, doymak bilmeyen iştahlara, sınır tanımayan hırs ve tamaha (açgözlülüğe) iyi dememektedir. İslâm bunlara bir sınır konulmasını, kontrolü bir şekilde kullanılmasını emreder.

İşte oruç tamahı (açgözlülüğü) kontrol altına almayı öğretir.

7-Hırsları tutmak

Hırs da tamaha benzer. Bir şeyi şiddetle arzu etme, bir şeyin üzerine çok düşmek, ona aşırı derecede tutkun olma, sonu gelmeyen istek, aşırı arzu demektir.

İnsandaki bu gibi aşırı tutkunun iki çeşidi vardır: Birisi hırs, diğeri ihtirastır. Hırs; sonu gelmeyen aşırı istek ve arzudur. Hırs sahibi kimselere “harîs” denilir.

Her insanda tıpkı nefis olduğu gibi, az veya çok hırs ve tamah da vardır.

İhtiras; hırsın aşırı ve olumsuz halidir. İhtiras sahibi kimseye “muhteris” denir. İhtiras; aşırı istek, gözü dönmüşlük, doyumsuzluk anlamına gelir.

İhtiras, yani aşırı tamah insanı sonu gelmez yarışların içine sokabilir, onu faydasız şeylerin peşine koşturabilir. Gaflete düşürüp, asıl görevlerini yapmasına engel olabilir. Sonunda da onu tatmin duygusundan uzaklaştırıp huzursuz edebilir.

Muhterislerin mutlu oldukları görülmemiştir. Ya da onlar hırs içinde boğulmayı mutluluk zannederler.

Müslüman hırs ve ihtiras duygularını oruçla kontrol altında tutar, kanaat ile dengeler.

8-Tûl-u emeli tutmak

Gerçekleştirilmesi uzun zamana bağlı ümit ve arzular, aç gözlülük, tamah ve ardı arkası kesilmeyen hırs bir de bu kelime ile anlatılıyor.

Emel, Arapça’da “istemek, ummak” anlamında bir masdar olup gerçekleştirilmesi uzun zamana bağlı bulunan istekler hakkında kullanılır.

Emel kelimesi Kur’an’da insanı oyalayan, âhiretini unutturan dünyevî arzu ve tutkular anlamında kullanılıyor. “Bırak onları yesinler (içsinler), yararlansınlar; emelleri onları oyalayadursun. İleride (gerçeği) bilecekler.”(Hicr 15/3)

Hadislerde emel, çoğunlukla zühdün karşıtı olarak, bedenî hazların tatmini ve dünya sevgisi bulunan arzuları ifade etmek üzere kullanılmıştır. (Duman, M. Z. TDV İslâm Ansiklopedisi, 11/87)

Tul-i emel, hiç ölmeyeceğini zannetmek ve dünyalıklar hakkında çok iştahlı olmak, onlara sahip olma arzusunun diri ve canlı kalmasıdır.

Denir ki insanda tûl-i emelin olmasının iki sebebi vardır: Birisi dünyalıklara ve dünya zevklerine karşı aşırı düşkünlük. İkincisi; cehâlet. Yani dünya hayatının anlamını bilmemek, âhireti unutmaktır.

Emel, aslında kötü ve zararlı bir duygu değildir. Bilakis kişinin emel sahibi, ilerisi için bir takım istekleri, hayalleri veya planları olması normaldir. İnsan da emel olmazsa işler yüzüstü kalır, ihtiyaçların karşılanması zorlaşır. Burada yanlış olan kişinin olmayacak hayaller peşinde koşması, şuna şuna sahip olacağım deyip âhireti, kulluk yapmayı unutmasıdır. Çok yaşayacağını zannedip hep dünya için çalışması, ölümü aklından çıkarıp ibadeti terketmesidir.

Müslümana tavsiye edilen tıpkı nefis, hırs ve tamah gibi tul-i emelini kontrol altında tutması ve bunları hayat imtihanını kazanmak, dünya mutluluğunu sağlayacak şekilde kullanmasıdır. Oruç müslümana bunu da öğretir.

9-Açlık korkusunu tıtmak

En berbat korku açlık korkusudur. “Yarın ne olacak, yeterince geçimlik bulabilecek miyim, aç kalır mıyım, bugün sahip olduklarım yeter mi acaba” diye içi titremek, bunu takıntı haline getirmek.

er-Rezzak olan Allah’a iman eden ve “er-rızku alellah-Rızkı yaratmak Allah’a mahsustur” diye inanan bir mü’minin böyle düşünmesi yersizdir. Zira yarın ne olacağını kimse bilemez. Bugün rızık bulanın yarın aynısını bulmayacağını kim iddia edebilir. Bugün yaşayan yarın ölebilir. Ya da bugün imkanları dar olanın yarın genişliğe çıkmayacağı ne malumdur. Bugün rahat, refah, huzur içinde olanaın yarın durumunun değişmeyeceğini kimse bilemez. Bugün sağlıklı olan yarın hasta olabilir. Bugün yediklerinin tadını alan alanın yarın tad alma duyguları, bir sebepten gidebilir.

İnsan hasta olabilir, zayıf düşebilir, engelli olabilir. Bundan dolayı da elinde çok olsa bile onlardan az faydalanabilir veya hiç faydalanamaz. İnsan bugün hangi sebepten rızıklanıyorsa, yarın da benzer sebeplerden dolayı rızka kavuşabilir. O halde bunu takıntı ve korku haline getirmenin faydası yok.

Oruçla insan açlığı yaşar, tadar, hisseder. Buna alışır, biraz açlık biraz mahrumiyet onu yıkmaz, onu endişelendirmez, önce iç dünyasını sonra da bedenini buna alıştırır. İçine birikebilecek aç kalma korkusunu bastırır. Bu korkunun kendisini işgal etmesine engel olur.

İnsanlardaki açgözlülüğün, cimriliğin, başkasının elindekine göz dikmenin, yığmanın, biriktirmenin asıl sebebi de bu değil mi?

Kimileri bu korku sebebiyle öylesine açgözlülükle biriktirir ki, birktirdiklerini yemeden, harcamadan, faydalanmadan göçer gider.

Oruç bu duyguya da denge getirir. Bu kurt gibi aç kalma korkusunu, bu yersiz endişeyi, bu saplantıyı, bu takıntıyı azaltır.

İşte bakınız; sağlıklı bir müslüman bazen onaltı, onyedi, onsekiz, hatta ondokuz saat oruç tutabiliyor, yani aç ve susuz kalabiliyor; ama telef olmuyor, kıyâmeti kopmuyor. Bilakis oruçla birlikte sihhat ve açlık takıntısına karşı direnç kazanıyor.

-Sonuç olarak

“Ey namaz kıl beni” demek ile “ey oruç tut beni” demek aynıdır. Namaz musalli’yi (namaza kılanı) derler, toplar, düzene koyar, kılar, bütünler; oruç da sâim’i (oruçluyu) tutar, saklar, korur, gözetir. Eksikliklerini tamamlar, yırtıklarını yamar, döküntülerini toplar, unuttuklarını hatırlatır, veremediklerini verdirir, sevmeyi unuttuklarını sevdirir, kendisiyle sevindirir.

Oruç tutmaktan amaç yemek ve içmekten uzak kalmak değil, bunlar aracılığıyla takvayı kuşanmak, takva bilincini artırmaktır.

Hakkı verilerek tutulan bir oruç sahibini kötülüklere, hırsa, dünya malına düşkünlüğe, aç gözlülüğe, günaha, şeytana dost olmaya, gaflete, isyana karşı korur gözetir. Sahibine elbiselerin en görkemlisi ve en süslüsü olan “takva elbisesi”ni giydirir, onu bununla korumaya alır.

Oruçlu, Ramazan’ı inanarak ve sevabını Allah’tan bekleyerek değerlendirirse şöyle diyebilir: “Ben orucu tuttum. Şükürler olsun ki o da beni tuttu.”

Reklam