Kültür-Sanat Köşesinden

Kültür-Sanat Köşesinden


  • Kayıt: 10.02.2014 00:26:00 Güncelleme: 10.02.2014 00:26:00

Değerli okuyucular,

 

Şair "İşte geldik gidiyoruz, şen olasın Haleb şehri" demiş ya. Güneş takvimine göre bir yıl daha eksildi ömrümüzden. Üçyüzaltışbeş gün; bir sene. Göz açıp kapayıncaya kadar geçti gitti.

 

Bir yıl eskimeye başlayınca yeni yıl diyoruz. Dostların, arkadaşların yeni yılını kutluyoruz. Hayırlı yeni seneler diliyoruz. Konuşurken bazen geçen sene, iki sene önce, üç yıl evvel, beş yıl önce, falanca tarihte diyoruz. Artık geçen seneler mazi olmuştur. Onlardan bahsederken eski, mazi, geçen kelimelerini kullanırız. Yeni yıl deriz, yılbaşı deriz.

 

Aradan üçyüzaltmışaltı gün geçer, şimdi yeni yıl dediğimize, bu sefer geçen yıl deriz. Bu böyle sürer gider. Yeni gelen yıla hoş geldin deriz de, geçen yıla ne oldu demeyiz. Gelen seneye seviniriz de geçen yıl için ‘eyvah’ demeyi hiç düşünmeyiz. Yeni yılı şenliklerle, eğlencelerle, havai fişeklerle karşılarız da geçen yıl için hüzünlenmeyiz. Geçen her yılın ömürden olduğu bazen aklımıza gelmez. Bir yıl daha yaşlandığımızı unuturuz.

 

Halbuki bu gibi zamanlar insanın kendine, kendi aynasına bakması için güzel bir fırsattır. İnsan aynaya bakmalı ve "bana ne oluyor, ne yapıyorum, kârda mıyım, zararda mıyım" demeli.

 

Bakınız ömrünün kıymetini bilmeyen şair nasıl ah vah ediyor:

 

"Geldi geçti ömrüm benim

 

Ömrüm kadrini bilmedim

 

Bir kuş gibi uçtu ömrüm

 

Ömrüm kadrini bilmedim"

 

Bir başkası şöyle bir hatırlatmada bulunuyor:

 

„Zaman kalmaz eşyayı toplamaya, selâma

 

Bir kampana çalar ki duymamak mümkün değil

 

Gizli el dürter seni durmadan; hadi ama

 

Zihin perişan, akıl şaşkın, umut sersefil

 

Elde ne lâle, ne gül kalır, ne de karanfil

 

Dönüşü olmayan bir seferdir bu; bilesin

 

İmkanın yoktur ki bir daha geri gelesin"

 

Yeni yılın hayırlı işlerle geçirenlerden ve ömrün kıymetini bilenlerden olmayı diliyoruz.

 

***

 

Baştarafını geçen sayıda yayınladığımız E. Ersöz Bey’in N. Fazıl Kısakürek’in usta şiiri Çile üzerine yaptığı bir değerlendirmenin ikinci bölümünü yayınlıyoruz.

 

 

İyi okumalar dileğiyle.

 

kerimece@hotmail.com

 

 

 

NECİP FAZIL ve ÇİLE ÜZERİNE 2

 

E. ERSÖZ

 

 

Yolunu kaybetmiştir. Gideceği yer neresidir, şimdi nerdedir bilmemektedir. Önündeki yollardan, yolların sonundaki ufuklardan hiçbirisine güvenemez. Kendi varlığı ona yolunu gösteremeyecek kadar acizdir. Bu karmaşada tutunacağı tek bir dal vardır. "Rüyalarım yazan sihirbaz"dır bu. Fakat bir yandan da bu sihirbaza sitem etmekten kendini alamaz:

 

Büyücü, büyücü ne bana hıncın? Bu kükürtlü duman, nedir inimde? Camdan keskin, kıldan ince kılıcın, Bir zehirli kıymık gibi beynimde.

 

Buna rağmen kendini bir türlü onu düşünmekten alamaz ve bu düşünce, çektiği acıyı daha da arttırır, beyninde bir saplantıya dönüşür. Her an benliğinin bir parçasını daha koparıp alan, her an onu çıldırmanın eşiğine bir adım daha yaklaştıran bir saplantıdır bu. Daha önce hiç kimsenin yaşamadığı bir çiledir. Bu yüzden lügatta ismi yoktur onun. Artık her şeye yabancılaşmıştır, kendisi bile şaşıracaktır bu değişikliğe:

 

Aynalar, söyleyin bana, ben kimim?

 

Şair gerçek hakikatle tanışınca taşıyacağı yükün de farkına varır. Kendisi ne kadar küçükse taşıyacağı yük de o kadar büyüktür. Öyle bir dönemde gelmiştir ki sanki bu hakikati bilen sadece kendisidir. Herkes bir aldırmazlık içerisindedir. Çünkü gerçeği keşfetmek beraberinde o taşınamaz yükü de getirecektir. Bu öyle bir yüktür ki dünyayı sırtında taşıyan Atlas için bile taşınamaz derecede ağırdır. Şair için "toz kanatlı kelebeğin sırtına yüklenmiş Kaf dağı" gibidir. Bu yükün varlığı ona dayanılmaz beyin sancıları çektirir. Fakat bu sancıları O, Nietzsche gibi, doğum sancılarına benzetir. Her biri bütün bir insanlığa gebedir.

 

Böylece Şair yavaş yavaş kendi çilesini aşar ve tüm insanlığın çilesine yönelir. Yolunu bulmak üzeredir. Etrafındaki tüm varlıklar onu aynı yere götürür:

 

Ne yalanlarda var, ne hakikatta Gözümü yumdukça gördüğüm nakış

 

Gerçeği tam anlamıyla görür ve bu onu hem geçmişin hem de geleceğin sırrına erdirir.

 

Bilmecesini çözmüştür; sorularının cevabım almıştır ve bu cevap ona ötelerin kapılarım açar:

 

Acil susam acil! Açıldı kapı; Atlas sedirinde mavera dede.

 

Her varlık gerçek kimliğini bulur onda; her hareket bir anlama dönüşür:

 

Atomlarda cümbüş, donanma, şenlik; ...................................... içice mimari, içice benlik;

 

Tabiattaki dinamizm ve ahenk ona yıllardır aradığı gizin kapılarını açar bir bir. Her sır bir basamak olur. Her basamakta artan aydınlık onu gizlerin en sonuncusuna götürür:

 

 

Bildim seni ey Rab, bilinmez meşhur!

 

Ve tamamen ebedi varlığın olmak için her şeyi teper, şairliği bile küçümser. Artık gözü büyük sanatkârlıkta, "mutlak hakikati" aramak ve anlatmaktadır. Bunun dışında herşey ona gölge varlığın bir parçası olarak gözükür. Gözünü ötelere, "mutlak hakikat"in olduğu yere dikmiştir ve tek gayesi oraya ulaşmaktır. Gökyüzündeki en son noktadan yeryüzündeki derin mesafeye kadar her yeri doldurur varlığı.

 

Gökte saman yolu benim olmalı; Dipsizlik gölünde inciler benim.

 

Şimdi önünde tek engel kalmıştır:"Nefs! Kendi içerisindeki bu en büyük düşmanı, hiç kimsenin kolayca üstesinden gelemediği bu varlığı dize getirmeyi başarır. Çile çekmeyi öğrenmiş, çileyi hakikata ulaşmanın bir parçası olarak görmeye başlamıştır. Sitem etmez artık, "heybesi hayat doludur", ufuk bellidir, "dolaşık yollar"ı geride bırakmıştır ve önünde tek bir hedef vardır: Sonsuza ulaşmak!

 

 

UNUT

 

Bir akşam kavakla toprak ikimiz. Hangimiz hatırlı Güneş'e sorduk. Geceyi ölçmekmiş meğer işimiz. Ufukta ölçülü gölgeler bulduk.. Mihengi ziyadan saymayan gölge. Şafakta tanınmaz yolcu sayıklar. Yolcudan arınmış kafdağı bölge. Güneş'in içinden gölge ayıklar.. Bir sual bir cevap başladı sınav. Tercüme makamı atık deresi. Şu yanlış bu doğru diyordu manav. Birinci seçildi yer fasülyesi.. Sonunda kavakla biz bize kaldık. Dedi ki tükendi suyum toprağım. Hayatı sadece damla da sandık. Seninle yaşarmış meğer yaprağım.. Hülasa hakikat yağmur sevmece. Bu aşkın bir ucu Leyla'lık bulut. Yaktınsa damlayı sular bilmece. Deryalar içinde Mansur'u unut.. M. İlhan Yakar

 

 

TAKDİM BEYANINDA

 

Lânet okumuyorum hayallerimizi taşlayanlara,

 

Onlar deniz kıyısının hoyratlarıdır

 

Biz bozmayı bilmeyiz;

 

Değil mi ey güzellikler prensesi?

 

Damarlarımızda inşâ aşkı dolaşır

 

Bizim ırmağımızdan ab-ı hayat,

 

İmbiklerimizden bal ve kaymak akar

 

Çayın en can vereni

 

Bizim kâsemizde demlenir

 

Bir de Nisan yağmuru

 

Toplar bizim sarnıçlarımız

 

Lânet okumuyorum aşkı bilmeyenlere

 

Onlar güneşin körleridir

 

Bizim bahçemizde ısırgan otu bile,

 

Şifadır, yüreğini kar suyu ile yıkayanlara

 

Bereket doludur bizim musluklarımız

 

Kapımızda zümrüt levha

 

Ellerimizde gül demetleri

 

Kolumuzda papatya sepeti

 

"Hoşgeldiniz, hoş olasınız, hoş kalasınız"

 

Şerbeti dağıtırız konuklara

 

Bir selâmdır duruşumuz

 

Biz kimsenin kapısını çalmayız arkadaş

 

Selam vermeden

 

Yazımız kara haber değildir

 

Belki biraz sadakât itirafıdır

 

Lânet okumuyorum gülistan düşmanlarına

 

Onlar gül kokusunun yoksunlarıdır

 

Ya da gülistan görmemişler...

 

Bizim davetimiz gökkuşağı bahçesidir

 

Çiçekli bir sofraya

 

Kuş şarkısından örülmüş

 

Kilim üstünde sohbet çağrısıdır

 

Bizim susmamızda ibret

 

Konuşmamızda hikmet vardır

 

Sevgimize iman hayat verir

 

Davetimiz güle bahara ve sevgiye

 

Hem de dostluk ikliminedir

 

Hedefsiz değildir öfkemiz

 

Biz dengeden yanayız

 

Lânet okumuyorum hayallerimizi taşlayanlara

 

Onlar bilmezliğin kurbanlarıdır.

 

 

 

K. Seferoğlu