BİZ KİMDİK BİLİYOR MUSUNUZ ?..


  • Kayıt: 05.09.2018 16:03:00 Güncelleme: 20.12.2020 13:06:13

BİZ KİMDİK BİLİYOR MUSUNUZ ?..


Parkta yaşlı bir amca ve torunu oturmakta, oynayan çocukları seyrediyorlar.
Torunun elinde akıllı bir telefon, bir yandan da dedesine laf yetiştiriyor.
-“Dede sizin çocukluğunuzda da salıncak var mıydı be.”
-“Vardı vardı, sen işine bak.”
-“Dede sizler neler yapardınız, niye anlatmıyorsun be.”
Tespihini yavaş yavaş çekiyor, belli ki içinden şükür ediyor yaşlı amca.
Kafası karışıyor olmalı ki, kısa ve net bir cevap verdi.
-“Lüzum yok yavrum, sen işine bak.”


Bir an bizim zamanın çocuklarını düşündüm.
Sahi bizler neler yapardık.
Dilim döndüğünce, hatırladığım kadarıyla,
Size biraz anlatayım zamane çocukları.


Biz kimdik biliyor musunuz?..


Kesme şekeri ilk gördüğümüzde, buna nasıl şekil vermişlerde böyle olmuş diye heyecanlanan çocuklardık biz.


Bir gün benim de bir uçan balonum olsa diye hayaller kurarak uykulara dalan, hüzünlü çocuklardık biz.

 

Karnemize zayıf düşürdüğümüzde, ailemize bunu nasıl izah edeceğiz diye yüzü kızaran çocuklardık biz.


Semt pazarlarına akşama doğru fiyatlar ucuzlar diye karanlık çöktüğü anda giden, zorluğu bilen çocuklardık biz.


Ahizeli telefonlara kimin aradığını bilmeden, herkesten önce ilk alo’yu diyebilmek için koşan, telaşlı çocuklardık biz.

 

Siyah beyaz televizyonlar ile gördüklerimizin rengini hayal eden, yayın bitince okunan İstiklal Marşımızı duyduğumuz an’ da yattığımız yerden ayağa kalkıp saygı duruşu yapan, onurlu çocuklardık biz.


Doğum günlerimizde kendisine kitap armağan edilen, gazetelerden günlerce kupon biriktirilerek sahip olduğumuz temel britannica, meydan larousse, gelişim hachette gibi merak ettiklerimizi öğrenmeye çalışan ansiklopedi çocuklarıydık biz.


Uzaktan kumandalı televizyonla ilk tanışmamızda oturduğumuz yerden sadece 3–5 kanalı değiştirebildiğimiz halde mutlu olan, mütevazı çocuklardık biz.


Belediye otobüslerinde, hamile ile yaşlı teyze ve amcaları gördüğümüzde yerimizi onlara vermek için ayağa kalkan, merhametli çocuklardık biz.


Bayramlarda bizleri lavabo pompası gibi öpen teyzelerin verdiği mendilleri, harçlık veren amcaları, dedeleri özleyen, kazandığımız paraları atari salonlarında, gençlik parkındaki çarpışan otolara binerek harcayan çocuklardık biz.


Kışın soğuklarında pekmez ile tahini karıp yiyen, üşümemek için içimize yünlü içlik giyen, garip çocuklardık biz.


Sokaklarda gazoz kapağı toplayıp, sigara paketlerinden, mektup pullarından koleksiyon yapan, akşam ezanı okundu mu dayak yememek için evlere koşan çocuklardık biz.


Sütü bakkaldan alamayıp, hafta sonları mahallenin sütçüsünü elimizde tencerelerle bekleyen, sonra o sütü kaynatıp üzerindeki kaymağı afiyetle yiyen, komşudan aldığımız maya ile o sütün sobanın yanında yoğurt olmasını bekleyen, sabırlı çocuklardık biz.


Kışlık kazaklarımızı güveler yemesin diye bolca naftalinleyip valizlerde eşyalarını saklayan, umutlu çocuklardık biz.


Komşu apartmanların meyve ağaçlarına gizlice çıkan, dalından meyve yemenin zevkini çıkartan ama yaptığıyla da utanan, içinde Allah korkusu olan çocuklardık biz.


Bizden bir yaş dahi büyüklerimize abi, abla diyecek kadar saygılı olan çocuklardık biz.


Mahallemizde kızlarla erkeklerle toplaşıp yakan top, yedi kiremit oynayan, küfür etmeyi bilmeyen centilmen çocuklardık biz.


Evde çorba diye sadece tarhana çorbası içen, dışarıda domates çorbasının üstüne kaşar serpildiğini gördüğünde sündüre sündüre o çorbayı içmeyi beceremeyen, masum çocuklardık biz.


Çikolatanın tadını bayramdan bayrama bilen, pötibör bisküvi arasına sade lokumu bastırıp pasta niyetine afiyetle yiyen, mutlu çocuklardık biz.


Mahallemizden geçen macuncu, simitçi, pamuk ve elma şeker satıcılarını gördüğümüzde heyecanlanan, yokluğu bilen çocuklardık biz.


Siyah önlükleri, beyaz yakaları olan, sabahları okulda andımızı bağıra bağıra söyleyen, vatansever çocuklardık biz.


Daha sizlere ne söyleyeyim.
Bizlerin o tatlı ve telaşlı heyecanlarından şimdi ne kaldı geriye.
Bu zamane çocukları, ileride kendi çocuklarına acaba hangi hikâyelerini anlatacaklar.


Aslında bizler çok şanslıydık ve çok mutluyduk!..
İnşallah, çocuklarımızın da mutlu olacağı,
Bize öğretilen maddi ve manevi değerlerin hiç unutulmayacağı bir yaşamları olsun.


Bir gün bu dünyadan ansızın gidersem ya da bugün parkta gördüğüm yaşlı amcaya sorulan soru, yaşlandığımda bana da sorulursa ve ben bu yaşadıklarımı, yaşlılığın vermiş olduğu yorgunluk ve hüzün ile unutur, hatırlayamazsam,
Beni affedin olur mu?..
Bu yazdıklarımı okuyun ve bizleri biraz hissedin.
İşte biz böyleydik zamane çocukları!..

 

Cevdet Gökhan TÜZÜN

 

Karmaşık

 

Şehrin gürültüsü sustuğunda,

Yüreğinin sesi fısıldar sana.

 

Herkesler uyuyordur o ân.

Çöp arabalarıyla geçen,

İnsanlara havlayan köpekler,

Ve..

Şehrin buğulu lambaları dışında.

 

Gecenin sessiz ve ürkütücü karanlığında,

Perdene vuran masum ay ışığında,

Nasıl çaresiz bir yalnızlık ki sorma..

 

Ellerini dua eder gibi yaptığında,

Sabrın güzelliğini sana anlatan Rabb’inle aran,

Sadece bir nefes kadar oysa..

 

Sen bir masal kahramanı gibi,

Yorulup yastığa başını koyduğunda.

 

Geçmişin gelir, yüzüne çarpar.

Şaşkınlık ve çaresizlik içinde,

Koşarsın karmaşık rüyalarda.

 

Seni güldüren ve inciten hayatın,

Sevdiklerin ve özlediklerin,

Gözkapaklarının içinde önüne gelir.

 

Rüyaların bazen gülümsetir,

Bazen de hüzünlendirir.

 

Şehrin gürültüsü başladığında,

Bir ezan yaşadığını hatırlatır sana.

Yastığının nemi şahittir bu yolculuğa,

Kalkar ve şükredersin seni Yaradan’a..

………………..

 

Müezzinin muazzam sesiyle aniden uyandım.

Gördüklerimin rüya olduğunu anladığımda,

İçimi tarifsiz bir keder kapladı, canım acıdı.

 

Yorganımı tekrar başımın üstüne çekip,

Nemli ve sıcak karanlığımda yine o günlere,

Sevdiklerime, özlediklerime gitmek istedim.

 

Denedim tekrar uykuya dalmayı ama nefessiz kaldım.

Aklımın başıma gelmesini sessizce bekledim.

 

Hemen kalkıp, siyah beyaz fotoğraflarımızı aradım.

Resimlerini bulduğumda,

Renksiz suretlerine baktım ki,

O güzel yürekli insanlar,

O güzel elbiseleriyle oradalar..

Ve..

En saf bakışlarıyla gülümsüyorlar..

 

Geçen zaman eziyet eder geride kalanlara,

Dişlerini sıkarsın,

Gözyaşların süzülür avuçlarına.

 

Ben de iyi değilim.

İçim hüzünlü,

Karmakarışığım bu aralar..

 

Duramadım evde,

Çıktım hemen.

Arkama bakmadan uzun uzun yürüdüm.

Çünkü aradığımın ne olduğunu biliyordum.

 

O güzel yürekli insanlar,

O güzel resimlerde kaldılar ama

O resimlerde hâlâ yaşayan birileri var.

 

Geçmiş zamanın özlemini daha bir kuvvetli hissetmek için,

Işığa uçan kelebekler gibi koşarak,

Onlara sarılmaya gittim...

   

Cevdet Gökhan TÜZÜN

     

Tebessüm

 

Şimdi çayınızı, kahvenizi alıp arkanıza yaslanın.

Ya da gününüz çok yoğun mu geçti?

Sevdiğinize, eşinize mi kızdınız?

Yoksa gün, sizin için henüz yeni mi başlıyor..

Aşağıdaki minik hikayeleri okursanız, belki biraz “tebessüm” edersiniz..

 

Ayhan Gösterit isimli arkadaşımın ilkokul 2. sınıfa giden oğlu Eren'e sınavda sorulan bir soru şu şekildedir.


Soru: Okulumuzda eğitim-öğretimin sağlıklı bir şekilde yürütülmesi aşağıdakilerden hangisine bağlıdır?


 a) Okul kurallarına uyulmasına

 b) Okulun yeni olmasına

 c) Okulun sağlık ocağına yakın olmasına


Eren’in cevabı: C  (Çünkü okumakta oldukları okulun hemen yanı başında bir sağlık ocağı var).

“Eren” babasına kendini şöyle savunmuş:

“Ben hasta olunca beni sağlık ocağına götürüyorsun ve okula gitmiyorum ama hemen ilaçlarımı içip, kısa zamanda iyileşip, okuluma hemen geri dönebiliyorum.”


Bu yüzden cevap bana göre “C” :)

Ya size göre cevap ne ???


Bir başka arkadaşımızın 1. sınıftaki küçük kızı Eda’nın başına ise şöyle bir olay gelmiş;


Öğretmen her zaman ki gibi sınıfa girmiş, bir önceki gün vermiş olduğu ödevlerin yapılıp yapılmadığını kontrol etmiş, sınıfta 1 kişi dışında hiç kimse ödevlerini yapmamış, ya unuttu “küçük melekler” ya da yapamadılar..


Öğretmen, biraz ses tonunu yükseltip, başını öne arkaya sallayarak:


“Sizlere çok sinirlendim ama bu sefer kızmayacağım”, sizler “arkadaşınıza (ödevini yapan öğrenci) dua edin..” demiş.


Öğretmenin bu sözünden sonra sınıfta 1-2 dakika bir sessizlik olmuş ama daha sonra doğal çocuk davranışlarını göstermeye devam etmiş “küçük melekler..”


Bu arada Öğretmen masasında galiba hangi konuyu ne şekilde anlatacağını planlıyor, 1 dakika sonra sınıfa şöyle seslenmiş:

“Hadi bakalım hayat bilgisi kitabımızın 5. sayfasını açıyoruz…” 

Öğrenciler telaşla kitaplarının istenilen sayfasını açmaya çalışırlarken, içlerinde küçük “Eda” iki elini kendine doğru çevirmiş, gözlerini kapatmış, içinden hala mırıldanıyor..


Öğretmeni Eda’yı fark etmiş,

“Eda neden kitabını çıkarmadın?..”


Küçük Eda, gözlerini açmış ki Öğretmeni tam karşısında kendine bakıyor, biraz korkarak, biraz utanarak ve bir o kadar da heyecanlı bir şekilde yüzü kızararak cevap vermiş:


“Arkadaşınıza dua edin..” demiştiniz ya Öğretmenim..

Dua mı hala bitirmemiştim… 

Öğretmeni sımsıcak gülümsemiş Eda’ya.

Başını okşamış Anne ’si gibi..

Eda’da sevgiyle “tebessüm” etmiş Öğretmenine, pıt pıt eden kalbi sakinleşmiş, kitabını çıkarıp, Öğretmeninden gelecek sesi dinlemeye bırakmış kendini…

………………………

Bu iki olayı ilk duyduğumda, çok hoşuma gitmişti, hatta kahkahalar atmıştım, dinlediğim duyduğum fıkralardan daha komik gelmişti bana.


Çocuk gözüyle ne kadar temiz ve saf’tı bu hayat.

Hiç eğrisini doğrusunu sorgulamadan,

Duydukları lafı evirip çevirmeden,

Dümdüz anladıkları gibi,

Algıladıkları gibi yaşıyorlar hayatı..

İçlerindeki benlik tertemiz.

Öyle saf ki bu benlik, ne hissediyorlarsa öyle yaşıyorlar..

Ne güzel….

Küçükken belki de bizler de böyleydik..

Böyle temiz ve saf hikâyelerimiz vardı…

Büyürken kirleniyoruz..

“Gün içinde ne kadar ellerimizi yıkasak da, üstüne kolonyalar sürsek de” kirleniyoruz…

Bu sefer lafı fazla uzatmayacağım, diğer yazılarımda da anlatacağım bir şeyler olsun.

Maksat “güzellik” olsun,

Bir “tebessüm” tadında..

Hepinize iyi günler diliyorum..

   

Cevdet Gökhan TÜZÜN

     

 

Sessiz Martılar

 

Vicdanımı bağlayan ağır yüklerim var kalbimde..

Geçmişimin yüzüme çarptığı ışıksız gecelerde..

Umutla başlayan..

Kuşkuyla devam eden..

Çaresiz..

Gönül borcu, dualarım var..

 

Yalnızlığın savunmasız gölgesinde..

Dipsiz karanlıklardan gelen..

Bir garip koku var içimde..

Esaretli yalnızlığımın kokusu bu..

 

Geriye dönüp bakmaktan..

İleriye bakamadığım, acıklı yıllarım var..

 

Hüzünlerim demini almış, ince belli boş bardakta..

Üzerime sinen imtihan dolu ıssız bir küllükte..

Yarım bıraktığım, mühim hayallerim var..

 

İçimde bir ses var..

Ürpertici isyanımı susturan..


Hep içime ağladığım gözyaşlarımı kimsesiz bırakan..

 

Beynim, gözleri parlayarak bakan kalbime arkasını dönmüş..

Göz göze gelmek istemiyor..

Çığlığını dinlemiyor..

Can çekişen içindeki özü seyretmiyor..

Sığdıramadım kıskanç beynime üzüntülerimi..

 

İçimdeki güneşi sarmaşıklar gibi kaplayan bulutlarım var..


Boynu bükük, titriyor içim..

Bardaktan boşanırcasına yağan neşesiz yağmurlarda..

Bir daha hiç gelmeyecek..

Sütliman açık denizlere uçan sessiz martılarım var..


 

Ama hâlâ masum..

Yürek yakan bir kalp çarpıntısı var içimde..

Uykusuz, solgun gecelerde..

Yarınla avunduğum..

Avuçlarımın içinde saklı..

Kaybolan tarihlerim var..

 

Bu bir kaybediş..

Boğuk bir çaresizlik işte..

Yine renksiz rüyalar görmeye başlamadan önce..

Gözlerim kanlı, sessiz gözyaşlarımla..

Hesabını ödeyemediğim..

Mahrum bir mücadele işte..

 

Daha ne diyeyim..

Var oğlu var işte..

Ve..

Anlat anlat bitmeyecek işte!..

   

Cevdet Gökhan TÜZÜN

   

Bir Usta Bir Çırak

 

Güzel bir gün..

Güneş öyle parlıyor ki, gülümsetiyor..

Okuldan eve dönüyorum..

Yalnızım..


Allah’a emanet, kendi başının çaresine bakmakla yükümlü çocuklardanım..


Bir cebimde 5 lira..


Düşürmeyeyim diye diğer cebimde, çatal iğneye bağlı evimizin anahtarları..

 

Eğri büğrü kaldırım taşları üzerinde akrobasi yaparak durağa doğru yürüdüm.


Kısa bir süre sonra, eski ve gösterişsiz bir otobüs yanaştı.


Durakta sakin sakin bekleyen dalgın insanlar, kapı açılınca binemeyeceğim telaşına düştüler.

Herkes bindikten sonra şoföre öğrenciliğimin ispatı olan pasomu gösterip arkaya doğru ilerledim.

Cam kenarı ama ayakta, kendime güzel bir yer buldum ve dışarıyı izlemeye başladım..

 

Şehrin olağan gürültüsü içerisinde bakarken çevreme..


Resmi binaların önünde, köşesinde daktilolu amcalar görürdüm.


Arzuhalciymişler meğer, sonradan öğrendim.


Düşük bir ücret karşılığı dilekçe yazarlarmış..


“İnsanlar kâğıda kendi el yazılarıyla yazsınlar o zaman” diye sorgulardım kendi kendime.


“Arzuhalci” ne diyor ki müşterisine..

“Nedir arzunuz ?..”

“Halimden anla, bir dilekçe yazdıracaktım..”

“Başka bir arzunuz ?..” :)

 

Evde babamın da bir daktilosu vardı, gizli gizli kurcalardım.


Merak ederdim nasıl çalışıyor diye.


Bizim zamanın çocukları klavye görseli ile ilk o zamanlar tanışmıştı..

 

Hayatın sıradan ayrıntılarını seyrederken otobüs son durağa gelmişti bile.


Otobüse en son binmiştim ama en son ben indim.


Şekerim düştüğü için soğuk soğuk ter dökerek yorgun argın eve geldim.


Kapımıza anahtarı takınca, kilit boşa döndü, birden şaşırdım..


İçimdeki endişeli ses:


“Evde biri olmalı..” dedi.


Kim acaba?..

 

Aklıma tuhaf düşünceler geldi birdenbire..


Yoksa, hayır hayır olamaz..


Nerde olursan ol içinden “oku” derdi annem..


Okudum hemencecik.


“Allah korusun” derken, kapıyı tuhaf bir güvenle yavaşça açtım.


Ve usulca içeri baktım.


Gördüm ki annem evde, ayakkabıları yerinde..


O da beni fark etmiş olacak ki:


“Hırsız gibi ne giriyorsun eve, ödümü kopardın..” diye mutfaktan söylendi.

 

Açtı ara kapıyı, sonra gülümsedi, neşeyle “hoş geldin” dedi.

 

“Hoş buldum da nereden çıktın Anne?..”

 

“Dersim erken bitti eve döndüm..”

 

“Yarın günüm var oğlum hazırlık yapıyorum..”

 

“Ooh altın günü mü? Yaşasın paralar gelecek, dertler bitecek..”

 

Muzip bir çocuk edasıyla:

 

“Anneciğim seni öpebilir miyim?..”

 

Tek kaşı havada..

 

“Önce git ellerini yüzünü yıka” dedi.


“Off anne mikroplu muyum ben?..”

 

Annem eve geldiğimizde kıyafetlerimizi de mutlaka değiştirmemizi isterdi.


İş-okul kıyafetiyle evde oturmamıza izin vermez, ev kıyafetin ayrı olacak derdi.


  “Şey… pijamalarımı giysem olmaz mı?..”


Evde babamla çubuklu pijamalarımızı giyer, daltonlar gibi olurduk..


Çok modaydı o zamanlar..


 “Hayır olmaz, koltukların üstünde oturcan sonra yatağa gircen öyle mi?..”


“Koltuklar divanlar pis mi ki?..”

 

“Lafı uzatma da hadi bana biraz yardım et..”


“İki lokma bir yemek yiyeyim, biraz da dinleneyim olmaz mı?..”


“Olmaz, yarın misafirler gittikten sonra dinlenirsin..”

 

“Çay demledim, içebilirsin istersen, hem bana da bir bardak koyar mısın?..”


Çayını öyle hızlı içerdi ki ağzında teneke var sanırdım..


Ben yemeğimi yerken, mutfağa yöneldi.


Bulaşıkları yıkarken karşısındaki paslanmaya yüz tutmuş küçük aynada kendini seyredip, Selâhattin Altınbaş'ın “söyleme bilmesinler bu aşkın bittiğini” isimli hüzzâm makamındaki Türk sanat müziği şarkısını söyledi.


İşini bitirdikten sonra geldi yanıma:


“Meh, al şu parayı, 2 kg yufka alıp geliver..” dedi.


Isparta şivesiyle söylemişti..


“Meh nedir anne ya?..” diye itiraz edince, gülümsedi..


Aldığım yufkadan börekleri, mayaladığı hamurdan Isparta’ya özgü tahinli ve haşhaşlı nokulları ve dolma sarmasını büyük bir özenle hazırladı.

 

Ertesi gün yine hepimizden önce ayaktaydı.


Ama düne göre daha stresliydi. Çünkü daha yetişecek işler vardı.


Ve böyle zamanlarda ben ortada yoksam, ağzından dökülen bana seslenişi şöyle olurdu:


“Oğlum hadi kalk öğlen oldu..”


“Hâlbuki saat daha sabahın körü..”


Tabi benden herhangi bir tepki yok o ân’da..


Ama beni yataktan kaldıracak sihirli sözcükler birazdan perona yanaşmak üzereydi...


“Hadi kalk da, pasta için hazırladığım, şu tencerenin dibindeki kremayı ye!..”


Çok hoşuma giderdi o tencerenin dibindeki kremanın üzerine Hindistan cevizi tozu döküp sıyırmak..

 

Annemle ilişkimiz “bir usta bir çırak” ilişkisiydi.

 

Yaptığım işi beğenmez, nasıl yapacağımı mutlaka gösterirdi.


“Bak böyle silcesin camları..”


“Yalap şap hızlıca yapma, dip bucak güzelce al tozları..”


“Televizyon kumandasının naylon poşetini değiştirmeyi unutma..”

 

Arkamdan yaptığım işleri kontrol etmeyi hiç ihmal etmez, azıcık itiraz edip, yüzümü buruştursam, hemen benimle çekişirdi:


“Gökhan yüzün ipek gibi huyun köpek gibi yavrum..”

 

“Senin çocuğun da sana aynısını yapsın annem..”


Duyduğumda, içimi burkan, vicdanımı çaresiz bırakan sözleri söylerdi..

 

İşlerimizi bitirdikten sonra güzel kıyafetlerimizi giyinip misafirlerimizi karşıladık.


Aynı ân’da konuşan ama birbirlerini anlamayı başarabilen konuklarımız, selamlaşmalarını tamamladıktan sonra hazırladığımız ikramları bir güzel yediler.


Rahmetli anneaannem “insanın boğazı dünyayı yer ama ertesi gün yine inkâr eder” derdi.


Annennemin sözünü ettiği kadınlar bu kadınlar olmalıydı, ikramlardan hiçbir tane kalmamıştı.. :)

 

Karınları doymuş, kendilerini güvende hisseden zarafetli kadınlar,


Koydular kasetçalara bir taverna kasedi,


Bellerine de eşarplarını bağlamışlar,


Şen kahkahalar içinde birlikte göbek atmaya zorluyorlar birbirlerini..


Biraz önce şişini ve örgüsünü eline almış, zamanı idareli kullanan asil ve modern görünümlü kadınlardan hiç eser kalmamış,


Hepsi gaza gelmiş, aman sabahlar olmasın modundalar..


Mimikleri, hareketleri öyle sempatikti ki onları gizli gizli seyretmeye doyamazdım..


Annem onları izlediğimi fark ettiğinde “bizi mi seyrediyorsun sen ayıp, haydi doğru odana” diyerek sosyalleşme çabalarımı sonlandırırdı..

 

Gülümsememe neden olan beynimin çok derinlerinde saklı tuttuğum bu özel hatıralar, benim bugün yegâne yazma nedenlerim arasında..


Ben o masum günlere hasretim, ötesi yok..


Bugün düşündüğümde, o ân’ları daha anlamlı yapan o günün koşullarıydı..


O duyguları yaşamak çok kıymetliydi..


Ucundan tutabildiğim zamanların hüznü ve özlemi ile..


Sevgiyle gülümsüyorum geçen yıllara..

 

Hepinize iyi bayramlar diliyorum..

 

Cevdet Gökhan TÜZÜN

   

Acı çığlıklar inletirken ortalığı,

Başka bir yerlerde insanların midelerine indirdikleri kadehler ile


Eller havaya yapılıyor.


Herkes hayatı kendi işine geldiği yanından tutuyor.

 

Ne kadar uzaklaşmışız birbirimizden,
Ne kadar da kopmuşuz.
Birbirimizin elinden tutmayı unutmuşuz.
Bencilleşmişiz.
Merhamet kalmamış artık.

 

Herkes “ben” diyor.
Kimse “biz” demiyor.
Yanındakini kıskanıyor.
Arkasından konuşuyor.
Adam satmak “liyakat” olmuş memlekette.

 

Bu arada birileri kahpece arkadan vuruyor.
Adice, sinsice...
Allah’ın verdiği canı, O’nun izni olmadan alıp kaçıyor.
Ölenin adı “kader” oluyor.
Yapanın yaptığı yanına kâr kalıyor.

 

Acımazsın be dünya..
İyiler kazanmıyor, hep kaybediyor.
Kötülerin reklâmı yapılıyor.

 

Herkes kendi cebini düşünüyor.
Paranın esiri olmuş zavallı insanlar ortalıkta dolaşıyor.
Yalan söylemek, dürüst olmaktan daha çok prim yapıyor.
Bilmeyen ama biliyormuş gibi ahkâm kesenler giderek çoğalıyor.

 

Şimdi elinizi kalbinize koyun ve içinizden derin bir “fesüphanallah” çekin.
Bunu benim için değil,
Haberiniz olmadan başka bir yere gitmiş insanlığınız için yapın.
Gözyaşlarınızı içinize değil de dışınıza akıtın.
Kendi köşesinde sessizce sızanlardan olmayın.

Bir şeyleri anlayabilmeniz için,


İlla ki sizin canınızın da mı acıması lazım.
Kafalarınızı yorganlarınızın altından çıkarın artık.
Yaşananları görmezlikten gelebilirsiniz,
Boş verebilirsiniz,
Ama sonuçta sadece kendinizi kandırabilirsiniz.
İnsan olmak en büyük merhemdir acılarımıza, mutluluklarımıza..

 

Bizler güzel yataklarımızda uyuyup,
Sabah rahatlamış olarak uyandığımızda,
Hayat bizler için kaldığı yerden devam ediyor olacak..

 

Unutmayın, unutmayalım bu güzel insanları..
Mutlu, mesut bir hayat sürmek, onlarında hakkıydı..

 

Şimdi onlar annelerimizin karnındaki koruyucu münezzeh ortama geri döndüler.
Üzerlerine sadece bir avuç toprak bırakabildik dua ile..

 

Selam ve Sevgilerimle,
Cevdet Gökhan TÜZÜN