Bir evin kapıları kapandığında, dışarıya yalnızca sessizlik sızdı… Oysa içeride bir çocuğun yardım çığlıkları vardı. Vlaardingen’de yaşanan dram, yalnız bir küçük kızın kaderini değil, hepimizin vicdanını sınayan bir karanlığı ortaya çıkardı. Bu yazıyı, geceleri üşüyen o çocuğun sesi olsun diye yazdım.
Hollanda’nın düzeniyle, sosyal adaletiyle, çocuk haklarına saygısıyla övündüğümüz bir ülke olduğunu sık sık söyleriz. Ama bazen bir gerçek, bütün bu anlatıları bir anda paramparça eder. Rotterdam Mahkemesi’nde başlayan Vlaardingen davası işte tam da böyle bir gerçek. Bu sadece bir davanın değil, bir çocuğun feryadının, bir sistemin körlüğünün, kalplerimizi sıkıştıran büyük bir ihmal zincirinin hikâyesi.
10 yaşındaki bir kız çocuğu…
Henüz okul çantasında masallar, saçında çocukça tokalar olması gereken bir yaşta.
Ama onun çantasında kabuslar biriktirilmiş; masalları değil, işkenceyi öğrenmiş.
Ve şimdi ağır bir komanın, ömür boyu sürecek tıbbi bakımın gölgesinde yaşamaya çalışıyor.
Kafese kapatılan, elektrikli tasma takılan bir çocuk…
Mahkemede anlatılanlar, bir insanın yüreğini kaldıracak türden değildi.
Çocuğa anlatılan değil, çocuğun yaşadığı gerçek bir cehennemdi.
Duruşmalarda aktarılan bilgiler, çocukların uzun süre fiziksel ve psikolojik işkenceye maruz kaldığını ortaya koydu:
Biz bunları yazarken elimiz titriyor, düşünürken içimiz sıkışıyor.
Ama o çocuk bunları yaşadı.
Yaşattılar…
Irkçılık: Karanlıkta büyüyen bir nefret
Duruşmalarda bir detay daha öne çıktı:
Bu vahşetin arka planında ırkçı saikler olabileceği…
Suriyeli annelerin ifadelerine göre, koruyucu anne Daisy W. başörtüsü gördüğünde tutum değiştiriyor, çocukların anadillerinde konuşmasını yasaklıyordu. Sadece şiddet değil; kimlik, kültür ve aidiyet de hedef alınmıştı.
Bir çocuğun diliyle kavga eden bir nefret…
Ne kadar tanıdık değil mi?
Koruyucu ailelik kutsal bir sorumlulukken…
Hollanda’da binlerce çocuk için koruyucu ailelik bir umutken, bu olay o umudun kirletildiği acı bir istisna olarak karşımızda duruyor.
Koruyucu ailelik bir ev açmak değil, bir gönül açmaktır.
Çocuklara güvenli bir omuz, sıcak bir çorba, korkusuz bir uyku sunmaktır.
Ama bu olayda, bir yuva olması gereken ev, bir karanlık eve dönüştü.
Ve bu dönüşümde yalnızca failler değil, sistem de pay sahibi.
Sistem neden suskun kaldı?
Belki de en acı olan, bu olayın önlenebilir olmasıydı.
Çünkü defalarca uyarı yapıldı:
Ama gençlik koruma kurumları “özel yaşam”, “somut delil yok” gibi gerekçelerle dosyayı kapattı.
Kızın çığlığı duyulmadı.
Küçücük bir canın fısıltısı bile bir bürokrasi duvarına çarpıp geri döndü.
Mahkeme koridorlarında bir annenin haykırışı
Duruşmada kızın annesi, sanıklara dönerek ağır ama bir o kadar da mağrur bir konuşma yaptı.
Sanki kızının kaybolan yıllarını, susturulan sesi ve çalınan çocukluğunu geri vermeye çalışıyordu sözleriyle.
O an salonda bulunan herkes, bu davanın sadece bir hukuk davası değil, aynı zamanda bir vicdan davası olduğunu anladı.
BACA’nın mahkeme önündeki sessiz dayanışması
Mahkeme binası önünde, siyah deri ceketleri ve sessiz duruşlarıyla Bikers Against Child Abuse (BACA) üyeleri vardı. Çocuklara destek için oradaydılar. Onlar konuşmadı, slogan atmadı, bağırmadı.
Ama varlıkları bir cümle söylüyordu:
“Bu çocuk yalnız değil.”
Keşke sistem de bu cümleyi zamanında söyleyebilseydi…
Reform çağrıları kapıda
Davayla birlikte uzmanlar bir kez daha sistemsel değişikliklerin gerekliliğine dikkat çekiyor.
Leiden Üniversitesi Çocuk Hukuku Profesörü Mariëlle Bruning, bu davanın çocuk koruma sisteminde uygulama sorunlarının açık bir göstergesi olduğunu belirterek şöyle dedi:
“Bu olay hükümet ve gençlik bakım kuruluşları için ciddi bir uyarı niteliği taşıyor.”
Adalet Bakanlığı ise koruyucu ailelerin denetimi ve kurumlar arası bilgi paylaşımı konusunda yeni yasal düzenlemeler üzerinde çalışıyor.
Bir çocuğun sessiz çığlığı: Duyacak mıyız?
Bu dava, sadece Hollanda’nın değil, hepimizin yüzüne tutulmuş bir ayna.
Çünkü toplumlar çocuklarına nasıl davrandıklarıyla sınanır.
Çocukların güvenliği, bir devletin en temel sorumluluğudur.
Ve bu olayda o sorumluluk yerine getirilmedi.
Belki de sormamız gereken en önemli soru şu:
Bir çocuğun sessiz çığlığını duyacak kadar cesur muyuz?
Yoksa yine dosyalar, kurumlar, mazeretler ve “özel hayat” perdelemeleri arkasına mı saklanacağız?
Bu yazı, o küçük kızın sesi olsun…
Duyulmayanların, susturulanların, korunamayanların sesi…
Ve belki de bir daha hiçbir çocuk Hollanda’da, Avrupa’da, dünyanın herhangi bir yerinde böyle bir karanlığa mahkûm edilmesin diye…