Almanya’ya, Fransa’ya, Hollanda’ya ve Belçika’ya… Umutsuzluğun umuda giden yolculuğu nedir bilir misiniz?


  • Kayıt: 09.02.2026 11:19:41 Güncelleme: 09.02.2026 11:19:41

Almanya’ya, Fransa’ya, Hollanda’ya ve Belçika’ya… Umutsuzluğun umuda giden yolculuğu nedir bilir misiniz?

Nejat Sucu

1980’li yıllarda bedenimiz Hollanda’ya intikal etmiş ama ruhumuzun bir parçasını Nevşehir’de ve Göre Kasabası’nda bırakmışız. Türk göçmenleri, kendi göç hikâyelerinde Avrupa’ya yolculukta yaşadıklarını güzel, basit, biraz da saf yalanla katıklı heyecanla anlatırlar; biz de ilgiyle dinler, anlamaya çalışırdık.

Bazen acı, bazen de gülünecek hikâyeleri olurdu. Bu insanlarımız daha sonra çıkan bir işçi affı ile yasal statü kazanarak ailelerini ve çocuklarını yanlarına alıp Hollanda’da yeni bir yaşam kurmuşlardı. 1980’li yıllarda Türkiye’den yüzde 400 artan aile birleşimi göçünden sonra Türkiye’ye geri dönme umutlarını tamamen kaybetmişlerdi.

Kısa bir süre önce kendimi Almelo şehrinden Almanya’nın sınır şehrine ulaşan patika yolda, Almelo–Noordhorn Kanalı’nın kenarında buldum. Yıllar önce patika yolda, kanalın kenarında…

Geçen yıllarda ve bugün de aynı canlılığını koruyan göç ve mülteci utancından, umuda yolculukta karşılaşılan 21. yüzyılda “olmaz” dediğimiz görüntülerden etkilenmiş olacağım. Ben de kendi kendime kısa bir umuda yolculuk yapayım dedim. O zamanın şartları ve benim o an sahip olduklarım tabii ki çok farklıydı.

Kanalın kenarından kaçak ve illegal olarak Almanya’ya geçmeye karar verdim. 5 kilometrelik yaya yolculuğumda sınır geçişinde yaşanan olayları resmetme olanağım olmadı ama o insanları ve o an yaşadıklarını daha iyi anlama fırsatım oldu. O yaşananları görür ve hisseder oldum.

Kaçaksınız… Yakalanma ve memlekete geri gönderilme korkusuyla 3 metreyi geçen mısır tarlalarının içinden, bataklığa saplanarak alınan 5 kilometrelik uzun bir maratonu hisseder ve görür gibi oldum. Her gelen sesin polis ve Alman kurt köpekleri olacağını düşünerek insanı ruh hastası yapacak stresli bir yolculuk… Bir de nereye gittiğini bilememek, Hollanda’da karşı tarafta sizi bekleyenleri ve onların arabasını bulamamak da var. Gizli gizli ağlayanları, sabahın aydınlığını, memleketi, çocuklarını ve bir çanak çorbayı özleyenlerin memleket hasretini duyar gibiydim.

Bekleyen gözlerden boşanan yaşlar

O sabah kendisini köylüsü ve akrabası Yaşar alacak ve Almelo’ya götürecekti. Mısır tarlasından çıkarak yola baktı, kimse yoktu. Yalnızdı. Arkadaşı Ahmet’i mısır tarlasında kaybetmişti. Geri dönerek aramış ama gözden kaçırmıştı. Kendi kendine suçluluk duygusuyla bir an uykuya daldı. Köydeki gençliğini, Erzurum’daki askerliğini, evliliğini ve baba oluşunu hatırladı. Eşi Hatun ve oğlu Ali burnunda mis gibi tütüyordu. O kadar çok arzuluyordu ki o an memlekette, sıcak yatağında bir tas mercimek çorbasıyla uyanmayı… Dünya hâli diye düşündü. “Felek kimin kavun, kimin kelek yedirirmiş.” Fakirlik bir türlü bitmiyor ve herkes gibi o da yokluk ve yoksulluktan kurtulmak için kaçak bir turist olarak umuda ve Hollanda yollarına düşmüştü. En az günde 16 saat Aalsmeer’de çiçek bahçelerinde çalışacak ve en fazla 5 yıl kalacaktı. Bir ev, bir traktör ve 50 dönüm de toprak aldı mı gerisi kolaydı yaşamın.

Karşıdan güneşle parlayan bir Ford 17M göründü. Bir an korkuyla baktığında arabanın içinde köylüsü ve akrabası Yaşar’ı gördü. Karamsar gönlü bir an umuda ve yeni ufuklara açılan yelkenler gibi umutlara açılıverdi.

Yol boyunca Almanlar benim kaçak işçi olmadığımı anlamış olacaklar ki ne polis çağırdılar ne de Alman kurt köpekleri bana kaçak işçi ve göçmen muamelesi yaptılar.

Yaşamda göç, umuda yolculuk yine 60 yıl sonra tekrarlanıyor. Umuda yolculukta Alp Dağları’nda donarak ölen Türk ve Faslı göçmenlerin yerini Suriyeli, Afgan, Yemenli, Iraklı ve Kosovalı göçmenler almış bile. Bilinmeyen bir geleceğe; yolu, dili ve kültürü bilinmeyen bir geleceğe yolculuk… Yollarda ölebilirsiniz, çocuklarınızı ve eşinizi de kaybedebilirsiniz.

Savaşlardan vazgeçemeyen kadim Orta Doğu halkları

Savaşa karşı olmak, savaşların yıkımdan ve felaketlerden başka bir şey getirmediğini görmekteyiz. Savaşların demokrasi, barış ve mutluluk da getirmediği kesin. Savaşlardan kazanan sadece silah tüccarları, fabrikalar ve yeraltı ile yerüstü kaynaklarına sahip olmak isteyen kapitalizm ve emperyalizm. Bu arada unutmamak gerek; her ülkede silah tüccarlarıyla ortak hareket eden sermaye, küçük burjuva ve komprador tüccarlar da bulunmaktadır. Yerli işbirlikçiler olmadan kapitalizmin yerli sömürüsü gerçekleşemez. Her küresel sömürgeci sınıfın bir de yerli komprador işbirlikçileri ve ortakları vardır.

Ya bizlerin yaşamı?

“Bu ne perhiz, bu ne lahana turşusu?”

Yaşam biçimi ve lüks tüketim toplumunun parçası olmakla bizler aslında kapitalist sistemin bir parçası olmuşuz. Geçen 60 yıllarda hep kapitalizme ve Batı burjuvasına, dini ve imanı bütün olmayan Avrupa’ya akın akın sosyalistlerin, komünistlerin, Pantürkçülerin ve Panislamcıların yerleştiklerini gördük.

Bu yaşam ve göç olgusuna en güzel atasözümüz ise: “Bu ne perhiz, bu ne lahana turşusu?”

Yaşamda egolarımız, küçük aile koruma reflekslerimiz ve kaliteli bir yaşam sürdürebilmek önemli. Bireysel değerlendirme, his, duygu ve yaşama bakış bir bireyden diğerine farklı olsa da önemli olan bazı temel gereksinimlerdir. Yaşam gereksinimlerinde en az altı yeterlilik sunan bir ülke Hollanda’dır.

Bunlar nedir diye soracak olursak: güvenlik, eğitim, sağlık, sosyal güvence, gelir, istihdam, aş ve ekmek… Hollanda’da bunlar vardır. Bizimki ise bizde bir söz vardır: “Gelin giden kız gibi; hem ağlar hem de tıpış tıpış gideriz.”