8 Mart Dünya Kadınlar Günü. Kadınlar Günü kutlu olsun


  • Kayıt: 08.03.2026 21:56:34 Güncelleme: 08.03.2026 21:56:34

8 Mart Dünya Kadınlar Günü. Kadınlar Günü kutlu olsun

Nejat SUCU

Kadın haklarını çoğu zaman sadece 8 Mart’larda hatırlayan bir toplumuz. Biz erkekler olarak çoğu zaman gönülden kadın haklarından yana olur, savunucusu olduğumuzu söyleriz. Ancak bir kısmımız için bu tutum politiktir, göstermeliktir; fırsatçılıktır, ikiyüzlülüktür. Kadını farklı rol ve görevlerle tanımlayan bir kadın hakları savunuculuğu anlayışı da vardır.

Peki ya kadının rolü?

Kadının ezilmesinde, mağdur olmasında ve özgürce yaşayamasında kadının hiç rolü yok mudur? Elbette kadınlar da kızını, gelinini ve diğer kadınları kendilerine göre koruma içgüdüsüyle ve erkeğin kendilerine biçtiği rol ve görevlerle hareket eder. Kadınlarımız bazen annedir, bazen abla, bazen kayınvalide, bazen de büyükanne. (Levenspatronen)

10 yıl öncesi, Lahey’de bir Hollanda mahkeme salonu

“Beyoğlu güzeli” bir hanım… Gözleri mağdur, ağlamaktan şişmiş; sanki kan ağlıyordu. Yaklaşık 30 yaşlarında, İstanbul Beyoğlu’nda modern bir yaşam tatmış, İstanbul Boğaziçi Kamu Yönetimi mezunu modern bir kadındı. Ne umutlarla Hollanda’ya Bingöllü bir hemşehrisiyle evlenerek gelmiş ve Lahey’e yerleşmişti. Kollarında ve boğazının ön ve arka kısmında açıkça görülebilen fiziksel aile içi şiddetin izleri vardı.

Hollanda savcısı; kayınvalide Yeter Hanım ve oğlu Hasan’ın gelinlerine şiddet uyguladığını, bireysel özgürlüğünü sınırladığını ve Türkiye’ye geri gönderme tehdidiyle psikolojik baskı yaptığını belirtiyordu. Gelenek ve görenek adı altında uygulanan, bireylerin özgürlüğünü sınırlayan aşiret kurallarının Hollanda yasalarıyla bağdaşmadığını vurguluyordu. Hiçbir kültürel, etnik ya da inançsal geleneğin Hollanda yasalarının üzerinde olamayacağını söyleyerek Yeter Hanım’ın 3 ay hapis cezasına çarptırılmasını talep etti. Bir ayı tutuklu kaldığı süreye sayılarak, kalan 2 ayın 2 yıl süreyle şartlı (Voorwaardelijk gevangenisstraf – 2 yıl içinde tekrar olmaması şartıyla) uygulanması istendi.

Yeter Hanım ise sanki bir teyip gibi sürekli aynı şeyi söylüyordu:

“Ama bizim adetlerimiz, geleneklerimiz… Ailenin yüz karası olduk (gezichtsverlies). Aşiret artık bizi vilayete sokmaz. Ben kızın annesine babasına ne anlatırım? Kızlarını bana emanet etmişlerdi. ‘Eti senin kemiği benim’ dememişler miydi? Aman yarabbim, nasıl bir belaya düştük!”

Tam o sırada tercüman, tarafsız olması gerekirken kulağına eğilip “Oh be, iyi oldu; sen bu cezanın fazlasını hak ettin” deyince kayınvalide Yeter Hanım bir anda yere yığıldı.

Bu anlatı, gerçek yaşanmış bir olaydan esinlenerek kaleme alınmış; gerçek isimlere dayanmayan bir hikâyedir.

Kadın ve namus cinayetlerinde bazen annenin, kayınvalidenin ve kadının da rolü olabilmektedir. Toplumsal ve kültürel değerler insanların yaşamını belirler. Bu nedenle feodal aile sistemlerinin etkisinin kırılması ve değişmesi gerekir. Ancak bunun kısa sürede gerçekleşmesini beklemek biraz ütopik olabilir.

Şehirleşme (Urbanisatie / Verstedelijking)

1950’li yıllardan sonra köylerden şehirlere büyük göçler yaşandı. Köylerden şehirlere göç edenler, muhafazakâr değerlerini ve köy kültürünü de beraberinde getirdi. 2000 yılına gelindiğinde İstanbul, İzmir ve Adana gibi şehirler adeta büyük köylere dönüşmüştü.

İstanbul’da da uzun yıllar muhafazakâr partilerin yerel yönetimlerde iktidarda olduğunu gördük. Ancak son 20 yılda büyük şehirlerde şehirli yaşam biçimi, metropol kültürü ve beyaz yakalı kesimin yaşam tarzı ile birlikte seçmen davranışlarında da değişimler yaşanmaktadır. Bunun birçok nedeni vardır. Yerel yönetimlerde sosyal demokrat kökenli belediye başkanlarına olan ilginin sürdüğünü de görmekteyiz. Bu süreçte muhafazakâr ve ataerkil aile yapısından birey ve çekirdek aile kültürüne doğru bir geçiş yaşandığı da gözlemlenmektedir.

Son 100 yılda

Gerçekten de son 100 yılda kat edilen mesafe az değildir. Farklılıklar olsa da kadın hakları genel olarak 100 yıl öncesine göre çok daha ileri durumdadır.

Yabancı bir erkeğin bulunduğu eve girmeyen, birlikte sohbet edemeyen; hatta “horoz erkek olduğu için” yüzünü kapatarak kaçınan Anadolu kadını… Ataerkil aile yapısının ve geleneklerin şekillendirdiği bir kültür. Daha 50 yıl önce yumurtayı bile önce erkeğe verme anlayışının bulunduğu bir yaşam kültürü vardı.

İstanbul’da Beyoğlu ilçesinde, İstiklal Caddesi’nde yürüyen süslü feminist hareketlerin; Hollandalıların deyimiyle Anadolu’nun uzak köşelerinde yaşayan kadınlara ne kadar katkı sağlayabildiği de tartışmalıdır. Hollandaca deyimle bu durum bazen bir “ver-van-mijn-bed-show” olarak görülebilir.

Hollandalıları memnun edememek

Geçmiş yıllarda Hollanda’ya uyum ve asimilasyon tartışmalarında bir türlü Hollanda kamuoyunu memnun edemedik. Kadınların hakları, eğitimi, iş ve istihdamı ile özgür yaşam güvencesi konularında da aynı memnuniyeti sağlamak kolay değildir.

Elbette Amsterdam, Oslo, Berlin ya da Viyana’daki kadınla başka yerlerde yaşayan kadınları kıyaslamak kolay değildir. Ancak kadın, nasıl yaşamak istiyorsa o şekilde mutlu ve huzurlu bir hayat sürebilmelidir.

En büyük küresel engel

Kadınların eşit haklara ulaşmasının ve toplumsal aydınlanmanın önündeki en büyük engellerden biri savaşlar ve silahlanmadır. Halep’te, Tahran’da, Ukrayna’da her gün bombaların yağdığı, insanların yaşam mücadelesi verdiği bir dünyada kadın haklarından söz etmek bazen trajikomik bir hâl alabiliyor.

Savaşlarda en çok mağdur olanlar kadınlar, çocuklar ve hayvanlardır. Son yıllarda silahlanmaya ayrılan bütçeler milyarlarca dolar artmaktadır. Ama kimse çıkıp da “Bunlar oyuncak değil, bu silahlarla ne yapacaksınız?” diye sormuyor.

Birilerinin milyarlarca kazancı uğruna başkalarının ölümü, açlığı ve sefaleti görmezden gelinebiliyor. Savaş sürdüğü sürece ne 8 Mart’lar ne de kadın hakları savunuculuğu gerçek anlamda ilerleyebilir.

Barışın sadece savaşlar arasındaki bir “mola” olduğunu savunan bazı Batı kültürlerinde savaşın gölgesi hâlâ varlığını sürdürüyor. Kim ölmüş, kim kalmış; bunun çoğu zaman değeri bile yok. Oysa en büyük mağduriyetleri yaşayanlar İstiklal Caddesi’nde yürüyen feministler değil, savaşın ortasında kalan kadınlardır.

Milli gelirin kadınlara, çocuklara ve tüm insanlara harcandığı bir dünya… Savaşsız bir yaşam, daha iyi eğitim, sağlık, iş ve istihdam; kadına istediği yerde özgürce yaşayabileceği bir hayat sunacaktır.

Sağlıcakla, kadın.