Beş katlı bir apartmanın altıncı katında oturduğunuzu söyleseniz, muhtemelen karşınızdaki önce bir durur, sonra güler.
“Nasıl yani?”
Haklıdır.
Beş katlı bir binanın altıncı katı yoktur. Ama insan bazen tam da böyle bir yerde yaşar. Var olmayan bir katta.
Ayaklarının altında beton yoktur ama kendini orada oturuyor sanır. Penceresinden bakar, manzarayı anlatır, hatta zaman zaman bulunduğu katla gurur duyar. Oysa bastığı yerde zemin yoktur.
Hayatın en yorucu taraflarından biri de budur belki: Olmadığımız bir yerde, olmadığımız biri gibi yaşamaya çalışmak.
Sosyal hayatımızda kaçımız beş katlı apartmanların altıncı katında yaşıyoruz?
Olduğumuzdan daha mutlu görünerek...
Kazandığımızdan daha çok kazanıyormuşuz gibi davranarak...
Sahip olmadığımız ilişkileri varmış gibi göstererek...
Hiç kırılmamışız gibi gülerek...
Hiç yalnız kalmamışız gibi kalabalıkların içinde dolaşarak...
Ve en kötüsü, bütün bunları başkalarını kandırmak için yaptığımızı sanarak. Oysa çoğu zaman başkalarından önce kendimizi kandırıyoruz.
Bugün insanlara hayatımızı anlatmaktan çok, hayatımızın nasıl göründüğünü anlatıyoruz.
Bir fotoğraf koyuyoruz; insanlar evimizi görüyor ama o evin içinde kaç gecedir huzursuz uyuduğumuzu bilmiyor.
Bir gülümseme paylaşıyoruz; insanlar mutluluğumuzu görüyor ama o gülümsemeyi yüzümüzde tutabilmek için içimizde neleri susturduğumuzu bilmiyor.
Bir başarıdan söz ediyoruz; kimse o başarının arkasındaki yorgunluğu, korkuyu, yalnızlığı bilmiyor.
Çünkü sosyal hayatın görünmeyen bir kuralı var:
İnsanlar çoğu zaman gerçeğinizle değil, gösterdiğiniz yüzünüzle ilgileniyor.
Biz de zamanla gösterdiğimiz yüzü gerçek yüzümüz zannetmeye başlıyoruz. İşte o zaman altıncı katın kapısını açıyoruz. Beş katlı bir binanın beşinci katında yaşamakta hiçbir sorun yoktur.
Belki manzaranız güzeldir.
Belki değildir.
Belki eviniz küçüktür.
Belki geniştir.
Belki komşunuz iyidir, belki değildir.
Ama en azından bastığınız yer bellidir. Nerede olduğunuzu bilirsiniz. İhtiyaç duyduğunuzda merdivenlerden aşağı inebilirsiniz.
Bir kapıyı çalabilirsiniz.
Birine seslenebilirsiniz.
Çünkü gerçek bir kattasınızdır.
Altıncı katta ise bunların hiçbiri yoktur. Orada yalnızca görüntü vardır. İnsanların sizi nasıl gördüğü vardır. Başkalarının hayatıyla kendi hayatınızı kıyaslamaktan doğan o bitmek bilmeyen eksiklik duygusu vardır.
“Onun hayatı neden böyle de benimki böyle değil?”
“Onun çocukları neden daha başarılı?”
“Onun evi neden daha güzel?”
“Onun evliliği neden daha mutlu görünüyor?”
“Onun hayatı neden benimkinden daha iyi?”
Belki de bilmiyoruz:
Çünkü biz onun penceresinden bakıyoruz, kendi evimizin içinden değil.
Başkasının hayatının balkonunda durup kendi evimizin manzarasını beğenmemeye başladık. İnsan kendisi olmaktan ne zaman vazgeçer?
Belki birileri onu beğenmediğinde.
Belki küçümsendiğinde.
Belki yetersiz hissettirildiğinde.
Belki sürekli başkalarıyla kıyaslandığında.
Belki de sevilmek için önce değişmesi gerektiğine inandığında.
Sonra yavaş yavaş kendisine bir kat daha çıkmaya başlar.
Biraz daha başarılı.
Biraz daha güzel.
Biraz daha güçlü.
Biraz daha zengin.
Biraz daha entelektüel.
Biraz daha kusursuz.
Biraz daha “iyi”.
Sonra bir kat daha...
Bir kat daha...
Derken bina beş katlı olduğu halde kendisini altıncı katta bulur ve orada yaşamaya başlar. Kendisi için değil, başkalarının gözündeki kendisi için. Altıncı katta yaşamanın en büyük problemi yüksekliği değildir.
Zeminsizliğidir.
Çünkü insanın huzura ihtiyacı vardır; hayranlığa değil. Aidiyete ihtiyacı vardır; alkışa değil. Gerçek bir dosta ihtiyacı vardır; yüzlerce tanıdığa değil. Anlaşılmaya ihtiyacı vardır; beğenilmeye değil. Belki en çok da kendisine ihtiyacı vardır. Fakat biz bunların yerine görünürlüğü koyduk. Çok görünürsek değerli olduğumuzu, çok beğenilirsek sevildiğimizi, çok konuşulursak önemli olduğumuzu sanıyoruz. Oysa insanın değeri, kaç kişinin ona baktığıyla ölçülmez.
İnsanın değeri, kimse bakmadığında da kendisiyle yaşayabilmesinde saklıdır.
Bazen insanın hayatında bir şeyler ters gitmez. Sadece yanlış katta yaşadığını fark eder. Bir gün bütün o gösteriş yorulur. Kendini anlatmak yorulur.
Kendini ispatlamak yorulur. Herkese yetişmek, herkesi memnun etmek, herkese güçlü görünmek yorulur.
İnsan sessizce kendine sorar:
“Ben gerçekten böyle biri miyim, yoksa böyle görünmek için mi bu kadar uğraşıyorum?”
İşte o soru önemlidir. Çünkü insanın kendisine dönmesinin başlangıcıdır.
Belki o gün altıncı kattan inmeye başlarız.
Beşinci kata...
Dördüncü kata...
Üçüncü kata...
Ve sonunda kendi katımıza.
Orada belki çok büyük bir salon yoktur.
Belki manzara muhteşem değildir.
Belki mobilyalarımız eskidir.
Belki hayatımız başkalarının hayatı kadar parlak görünmez. Ama orası bizimdir. Orada ağlayabiliriz. Gülebiliriz. Susabiliriz. Eksik olabiliriz.
Yanılabiliriz. Kimseye kendimizi ispatlamak zorunda kalmadan yaşayabiliriz. Çünkü insanın en büyük lüksü, kendisi olabildiği bir yerde yaşamaktır.
Belki de artık sosyal hayatın bize dayattığı o hayali katlardan biraz inmeli ve kendi hayatımızın kapısını çalmalıyız. Kimin ne kadar yükseldiğine bakmayı bırakıp, kendi binamızın kaç katlı olduğunu kabul etmeliyiz. Çünkü herkesin binası aynı değil.
Kiminin hayatı beş katlıdır, kimininki üç.
Kiminin bir katında yıllarca süren bir mücadele vardır, kiminin penceresinde yıllarca beklenen bir umut.
Kiminin evi kalabalıktır, kimininki sessiz.
Kiminin duvarlarında çocukların sesi vardır, kimininkinde kendi iç sesi.
Bunların hiçbirisi diğerinden daha değerli değildir. Hayat bir apartman yarışması değildir. Kim daha yukarıda yaşıyor diye bir ödül verilmiyor. Sonunda hepimiz kendi kapımızın önünde duruyoruz. Mesele kaçıncı katta olduğumuz değil.
O katta gerçekten yaşayıp yaşamadığımız.
Bu yüzden bazen yükseklerde görünmek yerine sağlam bir zeminde durmak gerekir. İnsanlara yukarıdan bakmak yerine, kendi içimize bakmak gerekir. Ve belki de hayatımızdaki en büyük değişim, bir kat daha çıkmak değil; olmayan altıncı kattan aşağı inip, kendi evimize dönmektir. Çünkü insanın huzuru en yüksek katta değil, kendisiyle barışık olduğu katta başlar.