Çifte Aidiyet Bir Zenginlik mi, Yoksa Bir Sınav mı?
Son 60 yılda Hollanda’nın eşit vatandaşlığa giden yolunu yakından takip eden biz göçmen kökenli siyasetçiler, zamanında “çifte aidiyet” üzerine güçlü bir teori ortaya koymuştuk.
Hollanda’ya ve Türkiye’ye aynı anda bağlı olmak…
Dubbel loyaliteit.
O dönem kulağa da kalbe de hoş gelen bu kavram, “Neden olmasın?” diye düşündürmüştü hepimizi.
Doğduğun ülkeyi sevmek elbette doğaldı; büyüdüğün, doyduğun, geleceğini kurduğun Hollanda’yı sevmek ise bir başka doğal gerçekti. İnsan iki ülkeye birden gönül bağı kuramaz mıydı? Neden yalnızca birini seçmeye zorlanalım ki?
Aidiyet Bir Duygu Değil, Bir Seçimdir
Aidiyet, yalnızca hissetmek değil; aynı zamanda yaşadığın ülkeye gönüllü bir seçimle bağlanmaktır.
“Hollanda’yı yaşadığım ülke olarak seçiyorum” diyebilmek, toplumun bir parçası olmanın en güçlü göstergesidir.
Yıllar içinde entegrasyonun ötesine geçip asimilasyona doğru itilen Türk toplumunun bu beklentiyle karşı karşıya kalması da tesadüf değildi. Sosyal varlıklarız; ailede, işte, okulda, mahallede bir yere ait olmayı arıyoruz. Tıpkı bir dönem Hollanda sağlık hizmetleri temsil kurullarında görev aldığım zamanlarda olduğu gibi…
Katılmak ve dahil olmak (meedoen) bizim için hep bir değerdi.
Değişen Dünya, Değişmeyen Çelişkiler
Hiçbirimiz sonraki yıllarda yaşanacak politik, ekonomik ve kültürel krizleri öngöremedik.
Göçmenlerin bir kısmı Hollanda’da kendini evinde hissetmedi; kimileri de köklerinden, dininden, siyasetinden kopamadı.
Benim de aklımın yarısı Hollanda’da, yarısı Türkiye’de kaldı uzun süre…
Zorunlu Bir Seçim mi, Dayatılan Bir Tercih mi?
Toplumsal gelişmeler, çoğu Türk göçmenini gönüllü ya da gönülsüz bir seçime zorladı.
Hollanda’yı seçmek bir noktada “dayatılan bir mecburiyete” dönüştü.
Ama seçmeyenler de burada kalmaya devam etti.
Kalpler Türkiye’de, hayatları Hollanda’da olan bir kitle ortaya çıktı.
Gençler Daha Net, Daha Gerçekçi
Bugünün gençleri çok daha rasyonel.
Hollanda’da eğitim gören, iş piyasasında amca-dayı desteği olmadan yükselen bu kuşak, hayatını Hollanda’da kurmayı seçti.
Onlar, göçmen politikalarının kendilerini ileri taşımadığını açıkça gördü ve a-politik, daha özgür bir yaşamı tercih etti.
Hem Hollanda’nın sunduğu modern yaşamı benimsiyorlar hem de Türkiye’nin kültürünü, denizini, lezzetlerini, köklerini unutmuyorlar.
Kısacası: Köklerden vazgeçmeden yeni bir gelecek inşa ediyorlar.
Göçmen Temsilciliği: Etkili Miyiz?
Hollanda’da artık Türk kökenli belediye başkanlarının artmasını istemek yalnızca bir temenni değil, bir gereklilik.
Gerçekçi olmak gerekirse, önümüzdeki yıllarda Rotterdam, Amsterdam, Utrecht, Lahey, Deventer, Enschede ve Arnhem’de Türk veya diğer etnik kökenli belediye başkanlarını göreceğimize inanıyorum.
Soru şu:
Adayımız kim olmalı?
Cevap net: Geleceğini Hollanda’da kurmuş, bu ülkeye yüzde yüz bağlı, iki ülke arasında sıkışmamış, devlet adamlığı vizyonuna sahip biri.
Çünkü artık iki koltuk arasında sıkışıp kalanların dönemi bitti.
Eşit Vatandaşlık İçin Savaşta Ölmek mi Gerekli?
Amerika’da Çinli ve Koreli göçmenlerin, eşit vatandaşlık için orduda hayatlarını kaybetmeleri gerekmişti.
Ben de yıllar önce Mali’de hayatını kaybeden Fas kökenli Hollandalı asker için aynı şeyi düşünmüştüm.
Bir insanın bu ülkeye ait olduğunun kanıtı neden ancak ölümüyle mümkün olsun?
Biz bu ülkenin parçasıyız, emek veriyoruz, ödüyor, üretiyor, büyütüyor, temsil ediyoruz.
Gelin Geleceğimizi Birlikte Düşünelim
Çifte aidiyet bir zenginliktir; doğru yönetilirse toplum için de ülke için de artı değere dönüşür.
Bizim yapmamız gereken;
Hollanda’da var olmak, katkı sunmak, ait olduğumuz bu ülkede eşit yurttaşlık bilincini güçlendirmektir.
Savaşa gerek yok.
Ölmek gerek yok.
Gerekli olan tek şey: Samimiyet, adanmışlık ve toplumsal katkı.
Sevgi ve saygılarımla,