Bir dünya özlemimiz vardı... Savaşların olmadığı, adil bir paylaşımla çocukların çocukluğunu, kadınların kadınlığını, yaşlıların ise yaşlılığını huzurla yaşayabildiği bir dünya... Aydınlık, mutlu ve barış dolu bir dünya özlemiyle, umutlarla dopdolu yaşanacak bir vatan istiyorduk.
Peki, bugün neredeyiz? 50 yıl önce bıraktığımız ve başladığımız noktada mıyız, yoksa o günden daha iyi bir durumda mıyız? Bilmiyorum. Yine de umutsuz olamıyorum. Umudun adı %1, hatta %0,01 de olsa, ben yine de umutluyum.
Gelelim Hollanda’ya...
Hollanda; halkın aç ve açıkta kalmadığı, sosyal hakların korunduğu ve sosyal devlet anlayışının açıkça hissedildiği zengin bir ülkeydi. Almanya’dan gelen akrabalarımız ve hemşerilerimiz, buradaki sosyal haklardan ve sosyal devletin varlığından övgüyle ve imrenerek bahsederlerdi.
Ancak son yıllarda Hollanda ve Avrupa genelinde uygulanan ekonomik, sosyal ve kültürel politikalar, Hollanda’yı o köklü sosyal devlet geleneğinden uzaklaştırdı. Bunun yerine, neoliberal bir anlayış olan “kendi başının çaresine bak” politikası kabul gördü ve uygulamaya kondu.
Hollanda hükümetine danışmanlık yapan Bilimsel Hükümet Politikaları Kurulu (WRR - Wetenschappelijk Raad voor het Regeringsbeleid), yayınladığı raporda çarpıcı bir soruyu inceliyor: “Hoe ongelijk is Nederland?” (Hollanda, gelir dağılımında ne kadar dengeli?)
Rapordan Çarpıcı Veriler:
Uçurum Büyüyor!
Son yıllarda zengin ile fakir arasındaki gelir dengesi; sahip olunan mal, mülk ve servet farkı nedeniyle daha da açıldı. Tam anlamıyla "fakir daha fakir, zengin daha zengin" oldu. Tabii bu süreçte, Hollanda’daki 60 yıllık göç tarihinde kendini iyi yetiştirmiş, kişi başına düşen milli gelirden (65 bin euronun üzerinde) fazlasını kazanan, kaliteli yaşama önem veren bir "Beyaz Yakalı Elit Türk" sınıfı da oluştu. Ancak sisteme yeni katılan bu elit ve milli gelirden yüksek pay alan grup, madalyonun diğer yüzündeki fakirleşen kitlenin artmasına ve var olan uçurumun (De kloof tussen arm en rijk) daha da derinleşmesine engel olamıyor.
Göçmen Türkler
Göçmen Türklerin ekonomik olarak zorlandığını ve %30’u aşan bir kesimin yoksulluk sınırının altında yaşadığını biliyoruz. İstisnalar kaideyi bozmasa da Türk toplumu genel olarak bu zenginlikten yeterli payı alamıyor. Toplumsal kabul görmek ve sistemin güçlü bir parçası olmak için kendi işveren grubumuzu (Werkgevers) güçlendirmeli, Hollanda’nın orta ve yüksek kademelerinde daha fazla temsil edilmeliyiz.
Gecip Giden Yıllar
Uzun yıllar boyunca eşit hakları ve yükün büyük kısmını durumu iyi olanların sırtlanması gerektiğini savunduk; yani Hollandalıların deyimiyle: “De sterkste schouders dragen de zwaarste lasten” (En güçlü omuzlar, en ağır yükü taşır). Ancak geriye dönüp baktığımızda, sosyal dengenin ve adaletli paylaşımın sınıfta kaldığını gördük. Artık kimse paylaşmaktan yana değil. Hal böyle olunca bizler de "Ben ne yapabilirim?" demeye başladık. Kendini kurtarabilenler, bir nevi sınıf atlayarak küçük burjuva sınıfına dahil oluyor ve var olan yokluk ile gelecek kaygısından anlık da olsa sıyrılmaya çalışıyor.
Sonuçlar ve Gelecek
Gelir adaletsizliği; sosyal, ekonomik ve politik güvensizliği besleyerek ekonomik krizlerin kronikleşmesine ve uzamasına neden olacaktır. Bunun doğal bir sonucu olarak da toplumsal uyumsuzluk ve derin bir umutsuzluk kapımızı çalacaktır.
Gelecekte, bu tablonun bir uzantısı olarak, zenginliğin ve refahın daha adil dağıtıldığı ülkelere doğru göç dalgaları devam edecektir. Göçmenlere, göçe ve İslam’a karşı yükselen göçmen karşıtı politikalar, yabancıların gelecekte var olan zenginlikten pay almasını zorlaştırıyor. Buna rağmen, iş piyasasında yaşanan büyük insan kaynağı açığı, Hollanda’nın yaşanabilir hayat dengesini ve toplumsal huzurunu korumak adına hala en önemli anahtar konumundadır.
Saygı ve sevgilerimle,