Hollanda toplumuna ait olamamak ya da hissetmemek; bireysel, sosyo-psikolojik, kültürel, siyasi ve iktisadi sonuçları da beraberinde getiriyor. Oysa ortada yadsınamaz bir gerçek var: Kökkeni ne olursa olsun, gençlerin birlikte uyum, dayanışma ve harmoni içinde yaşayabilecekleri en uygun zemin yine Hollanda toplumunun kendisidir.
"Niet thuis voelen" yani evinde hissedememek; bir insanın fiziksel bir mekanda, bir ilişkide veya toplumda bağ kuramaması, kendini güvende ve huzurlu hissetmemesi demektir. Bu durum derin bir yalnızlığı, yabancılaşmayı ve güvensizliği tetikler.
Geleceğimiz için göçmen gençlerin radikalleşme riskine çok dikkat etmek zorundayız. Var olan evrensel kapitalizmin ve emperyalizmin devasa sorunlarını Hollanda’dan tek başımıza çözemeyiz. Bu konudaki eleştirilerimiz ve tepkilerimiz, demokratik ve sosyal devlet yapısı içerisinde kaldığı sürece kalıcı çözümlere katkı sağlayacaktır.
Bizim Fakirlerimiz, Mağrip’in Çocukları
Neden, niçin, kimin için ve kimler yüzünden ölüyorlardı? Amsterdam’ın, Rotterdam’ın, Utrecht’in, Gouda'nın ya da Arnhem’in fakir, yalnız ve sevgi yüzü görmemiş çocukları nereye gittiler?
Günümüzde dar manada Mağrip; Tunus, Cezayir, Fas ve Batı Sahra'yı içerir. Libya ve Moritanya'nın da eklenmesiyle "Geniş Mağrip" bölgesi ortaya çıkar. İşte bu coğrafyadan Avrupa'ya uzanan ailelerin çocukları...
Aile içinde yaşanan akültürasyon (kültürleşme) sancıları, asimilasyon baskıları ve bölünmüş aile yapıları... Üstüne eklenen dışlanmışlık, yabancılık ve ezilmişlik hissi. Sonuçta; beyinleri yıkanarak adeta boşaltılmış (geïndoctrineerd) gençlerin oluşturduğu toplumsal bir ayıp çıktı ortaya. Suriye’ye, Afganistan’a, Mali’ye, Libya’ya, Yemen’ye ve Irak’a; adeta afyon yutmuş gibi sarhoş bir halde, "Cennet umutları" ile giden Mağrip’in çocukları...
Batı Avrupa’nın dışladığı, üvey evlat muamelesi gören, toplumda yer bulamadığı için gaddar ve ruhsuz birer ölüm makinesine dönüşen bu çocuklar, kendilerine vadedilen cenneti ararken cehennemin tam ortasında kaldılar. Birilerinin akıllarına zerk ettiği o zehirli afyonla, Mezopotamya’nın mazlum halklarına kan kusturan hasta ruhların piyonu oldular.
Ya Şimdi Neredeler?
Mağrip’in çocuklarının büyük bir kısmı, DEAŞ'ın o sahte "krallığının" bir rüya gibi dağılmasıyla birlikte Suriye’deki hapishanelere düştü. 300’ün üzerinde gencin ise bugün artık hayatta olmadığını biliyoruz.
Rakka ve Kobani kodeslerinde, afyonun etkisi geçince içine düştükleri kölelik durumundan kurtulmak isteyen kadınlar ve çocukları, Hollanda’ya dönebilmek için devlet aleyhine davalar açtılar. Ve nihayetinde, bir zamanlar nefret ettikleri o ülkeye geri getirildiler.
Hollanda hükümetinin ve Adalet Bakanı'nın emriyle, büyük bir operasyonla 12 kadın ve 28 çocuk Hollanda’ya getirildi. Eğer Şubat 2022 tarihine kadar getirilmeselerdi, işledikleri insanlık ve savaş suçlarından yargılanamayacaklardı.
Bugün cezalarını çekip "Özgür, Kapitalist ve Liberal Hollanda"da yaşamlarına devam edenlerin sicilleri ve insanlığa karşı işledikleri terör suçları dosyaları ömür boyu peşlerini bırakmayacak. Ne kadar eğitimli olurlarsa olsunlar, üst düzey görevlere gelmeleri artık imkansız. Yine de Hollanda toplumuyla barışarak helalinden rızıklarını kazanma şansları var.
Ancak haklı olarak sormak gerekmiyor mu: Bu hanımlar neden bir başka Müslüman ülkeye, örneğin Fas'a ya da Tunus'a gitmediler? Hani bizimle birlikte yaşadıkları Hollanda "ahlaksız ve kafir" idi?
Ne pahasına olursa olsun geri dönmek istedikleri o Hollanda’da, artık ömür boyu "sakıncalı" birer göçmen olarak, karın tokluğuna yaşayacaklar. Kaybolan koca bir ömür ve biten umutlar... Son 10 yılda nereden nereye gelindi? Hem Batı Avrupa yaşam biçimine tamamen karşı olmak hem de orada yaşamak için can atmak... "Bu ne perhiz, bu ne lahana turşusu!"
Geçmişin Aynası: 68 Kuşağı Sol Türk Gençleri
Bugün pek konuşulmaz ama kaderleri, özlemleri ve ideolojileri tamamen farklı olsa da geçmişte de benzer arayışlar vardı. 1968’de başlayan "Bağımsız Türkiye" ve emperyalizme karşı mücadele döneminde, Filistin halkının haklı davası için El-Fetih kamplarına katılan yüzlerce yağız Anadolu genci vardı.
Bıyıkları yeni terlemiş, o zeki ve mazlum çocuklardan 100'den fazlası Filistin topraklarında şehit oldu. İnandıkları idealler uğruna ömürlerini feda edecek kadar saf ve katıksız gençlerdi. Geri dönenler ya kurşuna dizildi ya da Denizler, Yusuflar ve Hüseyinler gibi darağacında can verdi.
Son Söz
Hayat gerçekten de tekerrürden mi ibaret? Evet, o gençlik ve delikanlılık ruhunun getirdiği saflık, kanın deli akması, temiz vatan ve adalet aşkı, doğru yönlendirilmediğinde trajedilere yol açıyor.
Var olan sorunu tespit etmekte zorlanmıyoruz. Ancak sistem, önce siyah-beyaz, sonra renkli ve şimdi de dijital dünya üzerinden bu sevgi ve nefret sarmalına yeni aktörler, yeni figüranlar bulmaya devam ediyor.
Bugün sizlere, yaşanan gerçeklerin acımasızlığını ve içimdeki derin üzüntüyü aktarmaya çalıştım.
Sevgi dolu dileklerimle, selamlar.
Mustafa Nejat Sucu