Nejat Sucu, "suyun başında olmak" kavramını geniş bir perspektifle ele alarak; iki ülkede yaşananlar üzerinden iki toplumlu, bazen de yüzlerce farklı kültürün yan yana, uyum içinde yaşadığı Hollanda’yı derinlikli bir analizle anlatmaya çalıştı.
Suyun başında olmak demek; özel ve tüzel kurumlarda, belirli bir mevki, makam ve görevde bulunarak karar verme yetkisine sahip olmak anlamına gelir. Tabii ki suyun başında kimin için ve ne amaçla bulunulduğu son derece önemlidir. Bunun yanı sıra, başında bulunulan suyun kalitesi, rengi, tadı ve saflığı da büyük önem taşır. Ancak günümüz dünyasında asıl önemli olan, pazar değeri yüksek olan sudur.
Türk Göçmenlerin Hollanda’daki Konumu
Hollanda’da yaşayan göçmenler, belirli dönemlerde suyun başına geçtiler ve geçmeye de devam ediyorlar. Elbette bu durum, Hollandalı otoritelerin izin verdiği, uygun gördüğü ve iş piyasasında ihtiyaç duyulduğu sürece mümkün olabiliyor.
Ne var ki, suyun başına geçen bazı göçmenlerin, var olan bürokratik olanaklardan toplumsal fayda sağlamak yerine; zengin olma, biriktirme ve mülk edinme hırsıyla yetkilerini kötüye kullandıklarına şahit olabiliyoruz. Geniş bir ilişki ve dayanışma ağına sahip olmayan bu akademisyen ve bürokratların, suyun başını ne kadar çabuk kaybettiklerini görmekteyiz. Geçmiş yıllarda bunun bireysel düzeyde pek çok örneğini yaşadık.
Suyun Başında Olmak ve Sorumluluklar
Hangi amaçla ve nasıl bir misyonla suyun başında olunduğu hayati bir sorudur. Eğer Hollanda’da bir Hollandalıdan daha çok "kralcı" olunacaksa, o makamda oturmanın ne seni kendinden kabul eden göçmenlere, ne mültecilere ne de kendi geldiğin ülkenin insanına bir faydası ve ehemmiyeti dokunur.
Nevşehir Göre Kasabası’nda Suyun Başında Olmak
Eskiden Göre Çayı’nın, Oylu ve Yuvanni’den başlayan su kaynakları, tam beş su değirmenini (watermolens) döndürecek gürlükteydi. Göre’den başlayıp Nevşehir’in o güzel, yeşil bahçelerini sulayarak Kızılırmak’a (De Rode Rivier) ulaşan o su; geçtiği her yere yaşam, yeşillik, canlılık, sebze ve meyve katan tam bir hayat kaynağıydı.
O dönemlerde bir Manavız Ahmet Ağa, yani köyün su idarecisi (waterbeheerder) vardı. O suyu adaletli bir şekilde yönetir; 24 saat, yıl boyunca suyun insana, hayvana, flora ve faunaya uygun, hakkaniyetli dağıtımını sağlardı. Sözü geçen, etkili ve yetkili bir şahsiyetti.
Aslında bu sisteme ve köylü yaşamına baktığımız zaman; köylerin demokrasi, eşitlik, adalet ve insan haklarının gözetildiği ilk yaşam merkezleri olduğunu görürüz. Anadolu’nun kadim köylü yaşamı; demokrasinin beşiği ve demokratik kültürün yüzyıllardır bizzat uygulandığı yerlerdir. İnsanların birbirine saygılı, sevgi dolu olduğu, birlik, uyum, güvence ve dayanışma içinde bir hayat sürdüğü yerdir Göre Kasabası. Ancak bu toplumsal yapıda sosyal yaptırımların ve inanç kültürünün cezaları da oldukça ağırdır.
Anadolu’da Toplumsal Kurallara Uymayanların Cezası
Anadolu’da toplumsal kuralları çiğnemenin bedeli bazen yasal cezalardan çok daha ağır olabilir. Hapis cezası almaktan ve kodeste yatmaktan daha ağır ne olabilir ki diye düşünebilirsiniz. İşte yaşanmış bir örnek:
Yıllar önce Nevşehir’e bağlı, Kızılırmak kenarındaki bir Türkmen-Bektaşi köyünde yaşayan Mahmut Ağa nişanlıdır. Fakat gönlü daha önceden komşu kızına kaymıştır. Komşu kızının bir başka erkekle nişanlandığını duyduğu an, Mahmut Ağa sevdasıyla birlikte kaçmaya karar verir. Daha sonra araya Avanos Kaymakamı Hüseyin Bey girer, iş tatlıya bağlanır ve bu evlilikten tam yedi çocuk dünyaya gelir.
Yıllar sonra oğlu Ali Hasan şu çarpıcı gerçeği anlatırdı:
"O eski yıllarda köyde yaşarken, bizler her yıl en temiz kıyafetlerimizi giyer ve Cem törenlerine katılmaya giderdik. Babam ise sessiz sedasız evde kalırdı. Çünkü babam nişanlı bir kızı kaçırdığı için 'düşkün' sayılır ve Cem törenlerine alınmazdı."
Gerçekten yaşanmış bu olaydaki inançsal ve toplumsal yaptırımdan daha etkili, daha güçlü bir ceza olabilir mi? İnanç, nerede olursa olsun, insanlar arasında ortak, uyumlu ve güvenli bir yaşamın sürdürülebilmesi için çok önemli toplumsal kuralları içinde barındırır.
Bir Çay’dan Irmağa Ulaşmak
Suyun başında olmak kadar, orada kalıcı ve başarılı olmak da gereklidir. Anlık bir esintiyle küçük bir derenin ya da çayın başında olabilirsiniz; ancak asıl önemli olan, yarın daha büyük bir ırmağın başında yer alabilmektir. Göçmenlerin o ülkedeki yaşam kalitesini ve kalıcı konumunu belirleyecek olan şey tam olarak budur.
Günümüzde Sembolik Başarılar ve Tepkisizlik
Ne yazık ki günümüz Hollanda’sında artık sadece sembolik eylemler ve faaliyetlerle sevinir hale geldik. Azınlık bir grup, Türk toplumunu depolitize ederek siyasetin dışına itti ve insanları ana sorunlarından uzaklaştırdı. Bugün haklarımızın elimizden alınmasına karşı Utrecht veya Lahey’de 20 bin kişiyi bir araya toplayabilecek hiçbir organizasyon kalmadı.
Oysa 1984-1986 yıllarında Hollanda kabinesi bizler için Kimlik Yasası (De Pasjeswetgeving) uygulamasını getirmek istiyordu. O gün Utrecht’te 20 binin üzerinde göçmenin katıldığı devasa gösterinin ardından hükümet geri adım atmış ve bu uygulamadan vazgeçmişti.
Bugün var olan sorunlar iyi tespit edilemediği gibi, Türk Sivil Toplum Kuruluşları da aşırı siyaselleşerek tabanlarını kaybettiler; topluma önderlik edecek heyecanlarını yitirdiler. Kendi ütopyalarıyla hayal dünyasında yaşayan ve tüm toplumu temsil ettiklerini sanan bu öz örgütler, her geçen gün kan ve zemin kaybediyor.
Hollanda’da Yeni Heyecanlar ve Sosyal Göçmen Hareketi
Göçmen Müslüman toplumunu dışlayan, ötekileştiren ve ayrıştıran politikalar son 20 yılda daha da etkili oldu. Ancak bu dışlayıcı harekete karşı, Hollanda’daki göçmen toplumu er ya da geç kendi lobi çalışmalarını üretecek ve daha bilinçli bir "Sosyal Göçmen Hareketi" var edecektir.
Sosyal Demokrasi ve Hollanda
Hollanda’da Sosyal Demokrasiyi ve Sosyal Devlet anlayışını bir isimle özdeşleştirmek gerekirse, Hollanda SDAP ve PvdA’lı politikacı, Sosyal Güvenlik Sistemi ile Emeklilik Aylığı’nın (AOW) babası kabul edilen Willem Drees’e (1886–1988) mutlaka yer vermek gerekir. Sosyal devleti anlamak için onun vizyonunu iyi okumak şarttır.
Bugünkü sosyal devlet yapısı, kazanılmış sosyal haklar ve ödenekler; sosyalistlerin, komünistlerin, sosyal demokratların ve sol liberallerin geçmişteki mücadelesi ve iktidarı olmasaydı asla mümkün olamazdı.
Seçmen Tercihlerini İyi Anlamak Gerek
Bazen dışarıdan bakıldığında mantıksız gibi görünse de dikkate değer bir siyasi tablo var: Türkiye’deki genel seçimlerde SP, DEM, TKP, CHP, DP, AP, ANAP, YRP, DYP ve AKP gibi çok farklı yelpazedeki partilere oy veren Hollanda’daki göçmenlerin büyük bir kısmı; Hollanda seçimlerinde Sosyalist Parti (SP), Yeşil Sol (GroenLinks-PvdA) veya Sosyal Demokrat İşçi Partisi gibi sol partileri tercih etmektedir.
Tabii ki Avrupa siyasetinde kendi politik rengini ve hassasiyetlerini tam olarak bulamayan muhafazakar, İslam ve Türkiye yanlısı Türk seçmenler, son yıllarda DENK partisini destekler oldular.
Küresel kapitalizmin ve emperyalizmin yeniden yapılanma aşamasında olduğu bu yeni dönemde; Hollanda’da yaşayan 500 bin nüfuslu Türk toplumunun tercihlerini küresel savaşlar, soykırımlar, terör olayları ve geldikleri ülkedeki etnik/siyasi huzursuzluklar doğrudan etkilemektedir. Ancak günün sonunda göçmenlerin haklarını savunan; onların daha kaliteli bir konuta, işe, aşa ve eğitime ulaşması için mücadele eden partilere oy vermeleri rasyonel ve sosyal bir tercihtir.
Ben geride kalan 40 yılı böyle gözlemledim ve böyle kaleme aldım.
Peki, siz ne dersiniz?
Hoşçakalın.
Mustafa Nejat Sucu