Hollanda’da yaşayan 500 bin Türk, aşırı sağın yükselişi ve asimilasyon kıskacındayken, Türk dernekleri sembolik etkinlikler ve içi boş reklamlarla günü kurtarıyor. Toplum hafızasını kaybederken, sözde temsilciler kafasını kuma gömüyor!
Hollanda Türk diasporası derin bir sessizliğe gömülmüş durumda. Ancak bu sessizlik, sorunların olmadığı anlamına gelmiyor. Ortada ne kazanıldığı belli olmayan, geleceğe dair hiçbir hedef barındırmayan, tamamen kurumların "biz de varız" şovuna dönen faaliyetlerden başka bir şey yok.
Gündem yaratmaktan aciz Hollanda Türk-Müslüman toplumu, sanki hiçbir problemi yokmuş gibi davranmaya devam ediyor. Eğer bu topraklarda var olmanın anlamını, değerini ve gücünü doğru anlatamazsak; elin Hollandalısı bizi daha dün ülkeye ayak basmış sığınmacılarla bir tutacak, kantarın aynı kefesine koyacak!
Peki, bu toplumu kim savunacak? Ortada seküler, bağımsız, siyasi partilerden ve dünyevi ideolojilerden uzak bir çatı örgütlenme yok. Hollanda'daki her vakıf, her dernek ve her İslami federasyon kendini yarım milyon Türk’ün tek temsilcisi sanıyor. Sonuç? Marjinallikten öteye gidemeyen, kendi küçük çevrelerinde dönen etkisiz yapılar...
Hollanda’da 2026 yılı itibarıyla yeni bir koalisyon hükümeti kuruldu. Hiçbir Hollanda hükümetinin Türklerin keyfine göre hareket etmeyeceği ortada. Hollandalılar bize benzemeyeceğine göre, bu toplumla ortak bir yaşam yolu bulmak zorundayız.
İşin acı tarafı, sağcısından solcusuna, Pan-Türkçüsünden Pan-İslamcısına, Sosyal Demokratından Liberaline kadar herkes gerçeği biliyor: Son 30 yılda Hollanda Türk toplumu muazzam bir erme, erozyon ve asimilasyon süreci yaşıyor. Yükselen aşırı sağa, göçmen karşıtlığına ve İslamofobiye karşı tek bir fikir birliği, tek bir ortak çalıştay bile üretilemedi.
Suyun başında olan yetkililer bilgisiz, yetkisiz ve etkisiz. Karşımızda trajik bir tablo var: Kendini muhafazakar, Pan-Türk veya Pan-İslamcı zanneden ama aslında kendi kimliğini çoktan kaybetmiş, erozyona uğramış bir Türk-Müslüman toplumu...
Hollanda Türklerinin "ütopyası" bu çarpık gerçeklikle yüzleşmediği sürece, diaspora kendi travmalarıyla baş başa kalmaya mahkum gözüküyor.