Bilinmez ama geçmişe özlemden ziyade, bizim babalarımıza, analarımıza, büyüklerimize ve dedelerimize bir vefa ve minnet borcumuz var. Son yıllarda Almelo şehir merkezine çok sık uğramak pek mümkün olmuyor. Her gün evden işe, işten eve yaklaşık 100 kilometrelik bir yolumuz var. Biraz dinlenme, okuma, televizyon izleme derken; yazmadan önceki araştırma süreci ve yazma eylemi vaktimizin büyük bir kısmını alıyor.
Bu sabah erkenden kalkıp fotoğraf makinemi şarj ettim. Ancak bir de baktım ki hava kapalı; fotoğraf çekmek için pek uygun bir ortam yoktu. Ben de makineyi yanıma almadan e-bisikletimle yola çıktım.
Aslında Almelo'nun tekstil geçmişini yeniden fotoğraflamak istemiştim ama önceki yıllardan kalma bolca fotoğraf ve belgemin olduğunu da biliyorum. Düşünceler, duygular ve hisler, o gününüzü şekillendiren olaylarla birleşince içinizi dopdolu ediyor.
Bazen plansız, stressiz ve hedefsiz olmak da güzeldir; o günü sadece dinlenerek geçirebilmek de önemlidir. Almelo Halk Kütüphanesi’nde (De Openbare Bibliotheek Almelo), tekstil şehrini ve 28 kilometrelik gezi turunu tanıtan bir broşür edindim. Gayet güzel hazırlanmış bu broşürde, ilk camimiz olan Yunus Emre Camii'ne (Yunus Emre Moskee) de yer verilmiş. Böylece hem gezmek hem de Almelo’daki 60 yıllık göçmen tekstil tarihini gözlemlemek, izlemek ve belgelemek mümkün oluyor.
Az kalsın unutuyordum; Almelo Kütüphanesi'nde tekstil üzerine açılmış küçük bir sergiyi gezme ve görme fırsatım da oldu.
Almelo, bir zamanlar Hollanda’nın en önemli tekstil şehirlerinden biriydi. Kentte üretim yapan fabrikaların yüzde 80’ini tekstil fabrikaları oluşturuyordu. Ancak zamanla, tekstil sanayisinin ucuz üçüncü dünya ülkeleriyle rekabet edemeyeceği anlaşılınca, Almelo'daki bu fabrikalar birer birer kapılarına kilit vurmak zorunda kaldı.
1974’ün son aylarına kadar Türkiye’nin Aksaray, Konya, Karaman, Ankara, Burdur, Isparta, Afyon, Mersin, Osmaniye, Denizli, Adana, Hatay, Manisa, Aydın, İzmir, Malatya, Diyarbakır, Erzincan, Sivas, Samsun, Zonguldak, Rize, Trabzon, Elazığ, Kütahya, Niğde, Nevşehir ve Kayseri gibi şehirlerinden Almelo’ya göç eden işçiler, fabrikaların pansiyonlarında kalıyor ve günde 16 saate varan sürelerle çalışıyorlardı. Almelo’da 1980 ve 1981 yıllarında ziyaret etme imkanı bulduğum Casa Cortina Pansiyonu'nda Türkler, Faslılar, İtalyanlar, İspanyollar ve Yugoslavlar birlikte kalıyordu. Pansiyonun her bölümüne Bodrum, Antalya gibi tanıdık isimler verilmişti.
Hollanda’daki iş gücü açığını kapatmak amacıyla 1960’lı yıllardan itibaren İspanya, İtalya ve Portekiz gibi kaynak ülkelerden (Wervingsland) Almelo’ya başlayan toplu işçi göçü kervanına, daha sonra Türkiye de eklendi. 1964 yılından itibaren, Hollanda İş Kurumu (Arbeidsbureau) aracılığıyla tek bir firma yüzlerce toplu çalışma izni (Collectieve Tewerkstellingsvergunning) başvurusu yapabiliyordu.
Türkiye’deki fabrikalarda batörcü, dokumacı, bobinci ve iplikçi (spinner, wever) olarak çalışanlar ciddi bir yetenek sınavından geçiriliyordu. Dönemin Personel Şefi Slettenhaar ile birlikte Diyarbakır’a kadar giden tercüman Türker Atabek’in gerekli iş gücünü seçmesi ve ardından alınan sağlık raporlarının onaylanmasıyla, işçiler için Hollanda ve Almelo yolu görünüyordu."Tepeden Tırnağa Muayene": Sağlık Raporu Süreci (Medisch Onderzoek)
Hollandalıların mahremiyet anlayışı ve deneyimi, o dönemin Anadolu delikanlısının utangaçlık kültürü (schaamtecultuur / schuldcultuur) ve hassasiyetlerinden çok farklıydı. 1980 yılı ve sonrasında dilden dile dolaşan pek çok hikayemiz vardı buna dair.
İlk nesil Almelolu Türkler, o günleri anlatırken "Hollanda bizi kabul etmeden önce tabiri caizse donumuza, kıçımıza kadar baktı; bizi tepeden tırnağa denetledi" derlerdi. Bir anlamda, "Buraya sağlıklı geldik ama buralarda hasta olduk, şimdi bizim bedelimizi ödesinler" diye sitem ederlerdi.
(Namahrem kelimesi; İslami ölçülere göre aralarında evlilik bağı olabilecek, bir arada yalnız kalmaları dinen uygun olmayan yabancılar için kullanılır.)
Evet, o yıllar 64 bin nüfuslu Almelo için tam anlamıyla buhranlı yıllardı. Birer birer kapanan tekstil fabrikaları yüzünden, sadece bu iş kolunda deneyimi olan binlerce işçi bir anda sokakta kalmıştı. Bugün ise Almelo yeniden büyüyerek 75 bini aşan bir nüfusa ulaşmıştır.
O kriz döneminde, Türkiye’ye ve Hollanda’nın diğer şehirlerine doğru yoğun bir göç yaşandığını ve Almelo nüfusunun uzun yıllar boyunca yerinde saydığını gözlemledik. Kentteki toplam işsiz sayısı 17.500’ü geçmişti. İşsiz kalanların gelirlerindeki sert düşüş, aile birleşimleri sonrası artan masraflar ve her gün bir yenisi açılan Türk kahvehaneleri, o buhranlı yılların en belirgin manzaralarıydı.
En büyük trajedi ise yüksek faizle konut kredisi çeken göçmen Türk işçilerinin evlerinin, borçlar ödenemediği için açık artırmayla (veiling) birer birer satılmasıydı. Evlere ipotek garantisi veren Almelo Belediyesi (gemeentegarantie) de büyük bir borç batağına sürüklenmiş ve nihayetinde Hollanda devletinin mali denetimi altına girerek kayyum statüsüne (Artikel 12-status) düşmüştü.
O dönemde geçim sıkıntısı, işsizliğin getirdiği umutsuzluk ve Türkiye'ye kesin dönüş hayallerinin suya düşmesi, o güne kadar toplumumuzda pek alışık olunmayan yüksek oranlarda boşanma vakalarını da beraberinde getiriyordu.
Tekstil sanayisi dışında belirgin bir iş deneyimi olmayan, eğitim düzeyi ise ilkokul veya ortaokul seviyesindeki Türk işçiler ne yazık ki uzun yıllar işsiz kaldı. İlerleyen dönemlerde, dönemin Sosyal İşler Bakanı Melkert’ın adını taşıyan istihdam projeleriyle bu işçilerimize kar amacı gütmeyen kurumlarda hizmetli olarak iş imkanları sağlandı. İş Kurumu (Arbeidsbureau) bünyesinde görev yaparken; Melkertbanen, ID Banen ve Banenpool gibi bu sosyal istihdam uygulamalarını bizzat sahada yürütme olanağı buldum.
Sonraki yıllarda yerel yönetimler; istihdam yaratmayı ve işsizlikle mücadeleyi politikalarının ilk sırasına koydular. O dönem Hollanda siyasetinde büyük bir ağırlığı ve temsili olan Sosyalist ve Sosyal Demokrat partilerin bu süreçteki muazzam katkılarını da unutmamak gerekir.
Çünkü kazanılmış hakların korunması, seçme ve seçilme hakkı, çifte vatandaşlık, güçlü sosyal güvenceler ve kaliteli bir yaşam mücadelesinde göçmenlerin en büyük destekçisi her zaman Sol partiler olmuştu.
Bu durum, hem kendilerinin hem de çocukları ile torunlarının geleceği için en rasyonel seçimdi. İnanıyorum ki gelecekte Türk toplumunun güvenini yeniden kazanacak olanlar yine Sol ve Sosyal Demokrat partiler olacaktır; çünkü seçmenin temel beklentileri hala bu eksendedir. Siyaset yapıyor gibi görünmek istemem ama kabul etmek gerekir ki hayat siyasetsiz olmuyor...
Uzun bir süredir Hollanda’daki geleneksel siyasi partiler ile Türk seçmeni arasında bariz bir uyumsuzluk yaşanıyor. Türk toplumunu temsil eden belediye meclis üyeleri (raadsleden) ve milletvekilleri (kamerleden) kendilerini bu yapılarda rahat hissetmedikleri için İşçi Partisi, Hristiyan Demokratlar veya Yeşil Sol gibi köklü partilerden uzaklaştılar. Bu kırılma neticesinde, seçmenin kendi reflekslerine uygun olarak şekillenen yeni bir kitle, son 3-4 dönemdir oylarını Hollanda patentli göçmen partisi DENK’e vermeye başladı.
DENK, son seçimlerde yaklaşık 250 bin oy alarak 150 sandalyeli Hollanda Temsilciler Meclisinde (Tweede Kamer) 3 milletvekili ile temsil edilme hakkı kazandı. Hollanda’daki mevcut demokratik seçim sistemine göre, yaklaşık 70 ila 75 bin oy alan her parti mecliste bir sandalye sahibi olabiliyor.
Hollanda'da batılı olmayan göçmen kökenli nüfusun toplamı 2 milyona yaklaşıyor. Bu kitlenin yaklaşık yüzde 70'inin, yani 1 milyon 400 bin kişinin seçme hakkına (kiesrecht) sahip olduğunu varsayarsak, bu potansiyel Temsilciler Meclisinde tam 21 milletvekiline tekabül eder. Ancak elbette bu seçmenlerin siyasi tercihleri ve oy verdikleri partiler oldukça çeşitlilik gösteriyor.
Son dönemlerde Hollanda siyasetinde yüzde 4 veya 5 oranında bir seçim barajı (kiesdrempel) getirilmesini savunan sesler yükseliyor. Baraj sayesinde büyük partilerin daha fazla sandalye kazanacağı, böylece Temsilciler Meclisi’nden çok parçalı yapının önüne geçilerek koalisyon hükümetlerinin daha rahat kurulabileceği iddia ediliyor (Salt çoğunluk için: 75 + 1 = 76 Milletvekili).
Zira son yıllarda oyların bazen 15'ten fazla partiye dağılması, koalisyon kurma süreçlerini oldukça sancılı ve verimsiz hale getiriyor. Yine de seçim barajı getirilmesi ve seçim yasasının değiştirilmesi yönünde Temsilciler Meclisi'nde şu an için somut bir yasa tasarısı (wetvoorstel) veya bunu destekleyecek kararlı bir çoğunluk bulunmuyor.
Her şeye rağmen, gördüklerimi ve düşündüklerimi burada dilim döndüğünce sizlere aktarmaya çalıştım. Sürçülisan ettiysek affola.
Sevgi ve saygılarımla, hoşçakalın.
Mustafa Nejat Sucu