Hollanda'da geçen 45 yıllık ömrüm boyunca, her zaman var olanı en iyi şekilde değerlendirmeye; doğruluk, hak ve hukuk çerçevesinde yaşamaya gayret ettim. Tabii ki hayatın idamesi için şart olan aşı ve ekmeği de unutmadan, mutlu olmayı deneyerek, öğrenerek ve gelişerek tecrübe etmeye çalıştım.
Bunu başarmak bazen biraz fazla ciddiyet gerektirdi, bazen de çevredeki insanlardan çok daha fazla çalışmayı zorunlu kıldı. Ancak ulaşılmak istenen her güzel hedefin bir bedelinin olması da gayet doğal olsa gerek.
Her birey ve her toplum, elindeki imkanlar dahilinde (bazen de o an elinde olmayanların veya bilinmeyenlerin gölgesinde) mutlu olduğunu ifade eder. "Çok şükür iyiyiz" diyerek, sahip olduğu şükür kültürünün penceresinden genel bir değerlendirme yapan milyonlarca insandan biri oluruz bazen.
Hayatımızı sürdürdüğümüz köy, kasaba, şehir ya da ülke; o mekanın kendine has özel imkanlarıyla aslında yaşamı mutlu kılmaya yeter de artar bile. Eğer mutluluk bizim bir yaşam felsefemiz ve düşünce biçimimiz haline gelirse, o soyut duyguyu derinden hisseder, görür ve doya doya yaşarız.
Elbette bu süreçte en kritik unsurlardan bazıları şunlardır:
Bazen de yaşanılan o ülkenin ve sistemin gerçek bir parçası olabilmek mutluluk için şarttır; tıpkı Hollandalıların deyimiyle "Meedoen en meetellen" (Katılmak ve sayılmak/görülmek) ilkesinde olduğu gibi. Hollanda toplumu katılımcı bir yapıya sahiptir. Elbette katılım sağlamadan, topluma karışmadan da yan yana ya da iç içe yaşamak mümkündür, ancak aidiyet hissi mutluluğu besler.
Mutluluğa giden yolda fiziksel şartların yanı sıra ruhsal, eğitsel, sosyal ve kültürel faktörler de insanı etkilemeye fazlasıyla yeterlidir.
Eğer her gün birbirinin aynısı olan, bizi zihnen gerileten programlara takılıp kalırsak hem kendimizi hem de çevremizi kandırmış oluruz. Bazen beynimizdeki mutlu ya da mutsuz hisleri tamamen kendi kendimize yönlendiririz. Özellikle son yıllarda gelişen süper dijital medya çağında; insanı mutsuz etmeye yetecek sosyo-ekonomik ve sosyo-politik gelişmeleri izlemek, görmek ve bunlardan etkilenmek ne yazık ki çok daha kolay hale geldi.
Buna tezat olarak bazı televizyon kanalları ise yaşamın güllük gülistanlık olduğu, bolluk ve zenginlik içinde çok yüksek standartlara sahip olduğumuz algısını pompalar. Bu sanal dünyaya öykünmek ise elimizdekileri unutturarak bizi o anlık mutsuz bir yaşam sarmalına sürükler.
Hollanda’daki uzun yıllara dayanan hayatımda, mutluluğa ulaşmada hangi kültürün daha doğru bir araç olduğunu hep araştırdım. Kendime göre her iki kültürün de mutluluğa giden yolda farklı enstrümanlar sunduğuna hiç şüphem yok. Ancak ortaya çıkan sonuçlar kültürel kodlara göre değişiyor:
O zaman her iki kültürün de uç noktalarda ulaştığı sonuç aslında değişmiyor: "Mutlu görünmeye çalışan mutsuz bir yaşam."
Evet, Hollanda’da iki kültürlülüğe sahip olmak; hem Türkçe hem de Hollandaca dillerini akıcı bilmek, Şark kültürünün edep ve nezaketiyle yaşarken Garp kültürünün olumlu, üretken ve disiplinli çalışma hayatını harmanlayabilmek bize çok büyük avantajlar sağlar.
Eğer bu iki dünyayı uyum içinde bir yaşam biçimi haline getirebilirsek, mutlu yaşama erişmek için muazzam bir artı değere sahip oluruz. Bu iki kültürlülük, "Mutluluğa giden yolda" (Op weg naar geluk leven) erişilmesi zor, bulunmaz bir evrensel zenginliktir.
Aslında mutlu olabilmenin ve mutluluğu korumanın, yoğun ilgi ve alaka isteyen bir ömürlük yatırım olduğunu hep birlikte idrak etmeliyiz. Hayatın içinde yan yana durarak mutluluğun sihrini ve formülünü ortaklaşa bulmalıyız.
En azından içimizde biriken mutluluk ve mutsuzluk hislerini paylaşabilmeli, hayatın hızlı koşuşturmacası içinde birbirimize içimizi dökebilmeliyiz. İnsanlık tarihi boyunca zorluklara dayanabilmenin ve mutluluğu yeniden inşa edebilmenin tek yolu, ortak bir yaşam kurmaktan ve hayatı paylaşmaktan geçmiştir.
Nice nice mutlu senelere...
Mustafa Nejat SUCU