Hollanda hükümeti ve devleti, geçmişte yüzyıllar boyunca o dönemin şartlarında Endonezya, Surinam ve bizzat Hollanda’da işlenmiş insan hakları ihlallerine karşı özür dilemeye devam ediyor. Daha önce Başbakan Mark Rutte, Endonezya’nın bağımsızlık mücadelesinde ve sömürge yıllarında işlenen insan hakları ihlalleri ile kötü muameleler için devlet adına özür dilemişti. Olgun demokrasilerde erdemli bir devlet ve hükümet olmanın yolu; yapılan hataları kabul etmek, zararları ve mağduriyetleri gidermekten geçer. Bu doğrultuda yeni Hollanda kabinesi de 1975 yılına kadar süren sömürge döneminde Surinam’da işlenen insan hakları ihlalleri için resmi olarak özür diledi.
21 Haziran 2026 tarihinde, Hollanda’nın çiçeği burnunda Başbakanı Rob Jetten, Hollanda Kraliyet Endonezya Ordusu (KNIL) askerleri ve ailelerinin 1951 yılında Hollanda’ya intikalinden sonra maruz kaldıkları kötü konaklama koşulları ve yetersiz destek nedeniyle ilk nesil Güney Moluklulardan (Molukker) özür diledi. Aynı zamanda bu toplumun ileri gelenleriyle yeni tedbirler ve geleceğe yönelik çalışmaların sürdürüleceği açıklandı. Bizim kültürümüzde "büyüklük bizde kalsın" denir ya; Hollanda devleti de kıtalar ötesi sömürgelerinde (Endonezya, Surinam) ve kendi ordusundaki Güney Moluklulara karşı geçmişte yaptığı hatalar için özür dilemeyi bilen bir yönetim anlayışı sergiliyor.
Devlet ve Hükümet Adına Geç de Olsa Yeni Bir Özür
2 Temmuz tarihi itibarıyla Hollanda Adalet ve Güvenlik Bakanlığı Devlet Sekreteri (Staatssecretaris van Justitie en Veiligheid) Claudia van Brugge, hükümet ve Hollanda devleti adına yeni bir özür (Excuse) daha diledi. İnsan hakları mağduriyeti yaşayan ve evlatları ellerinden alınan annelerin Hollanda devletine karşı yürüttüğü hukuk mücadelesi uzun süredir devam ediyordu. Nihayet Hollanda hükümeti hatasını kabul ederek bu insanlardan özür diledi.
1956 yılında Evlat Edinme Yasası (Adoptiewet) yürürlüğe girdikten sonra, 1956-1984 yılları arasında evlilik dışı ilişkilerden doğan 13 ila 14 bin çocuk, annelerinin rızası olsun ya da olmasın, doğumdan hemen sonra ellerinden alınarak başka ailelere evlatlık verilmiş ya da koruma altına alınarak bakım evlerine yerleştirilmişti (Uitbuishuisplaatsing).
Hollanda tarihinin en büyük kurumsal ve tarihsel yanlışlarından biri olarak değerlendirilen bu çocuk sahibi olma ve insan hakkı ihlaline karşı, bugün 74 yaşında olan Trudy adlı bir anne (Afstandsmoeder) Hollanda devletini mahkemeye vermişti. Trudy’nin 2020 yılında başlayan hak mücadelesinde Hollanda mahkemesi, "devletin bu konuda hukuken sorumlu tutulamayacağına" (De staat is niet verantwoordelijk) karar vermiş olsa da bu karar yaşanan acıları ve anne hakları ihlalini ortadan kaldırmadı. Elbette bu konuda üst mahkemelerde adalet arayışı hâlâ sürüyor.
Devlet kurumlarını sorgulayan ve sorumlu kılan bu süreçten sonra, mağdur olan annelere ve çocuklarına devletin resmi özür dilemesinin yanı sıra, acıların bir nebze olsun hafifletilmesi amacıyla tazminat ödenmesinin de gündeme gelmesi bekleniyor.
Biz Bunu Ancak Filmlerde Görmüştük
Daha önce de bu konuyu köşemize taşımıştık. Biz bu sahneleri ancak filmlerde görmüştük: Terk edilen ya da babası tarafından sahip çıkılmayan çocukların, acılı anneleri tarafından birileri görsün ve sahip çıksın diye genellikle cami avlusuna bırakılması... Eskiden MOBESE kameraları olmadığı için bırakan annenin kimliği de bilinmezdi. Felemenkçede buna Vondeling (buluntu çocuk) deniyor. Genellikle anne veya ebeveynleri tarafından, başkaları tarafından bulunabileceği bir yere canlı olarak bırakılan bebekleri ifade ediyor. Gelecekte kurulacak yeni bir Hollanda koalisyon hükümeti, Temsilciler Meclisi’nde alacağı kararla bu geçmişin yarasına merhem olabilir.
Hollanda’da evlat edinilen çocukların, doğum ve kimlik bilgilerinin yer aldığı bir nüfus kayıt kartı (Persoonskaart) bulunmaktaydı. Bu kart sayesinde çocuğun ileride biyolojik anne ve babasını öğrenmek istemesi durumunda onlara ulaşması mümkündü. Ancak son yıllarda yapılan incelemeler, çocukları evlat edinen bazı ailelerin, çocukların geçmiş ve doğum bilgilerini nüfus kütüklerinden sildirdiklerini ortaya çıkardı. Bu hukuksuz işlemler nedeniyle çocukların en doğal ve evrensel hakkı olan biyolojik ailesini arama ve bulma hakkı ellerinden alınmış oldu. Öte yandan son yıllarda çokça uygulanan yapay dölleme (Kunstmatige inseminatie / IUI) ve donör çocukları (Donorkind) meselesi de biyolojik babanın belirlenmesi hakkı ve kimlik arayışı konusunda beraberinde pek çok yeni sorunu getirdi.
Geleneksel Yaşam Biçimi ve Kiliselerin Etkisi
Büyük şehirlerin dışındaki kırsal bölgelerde Protestan ve Katolik kiliselerinin; toplumun yaşam biçimini, eğitimini, eş seçimini, mesleki kariyerini tamamen belirlediği o kurumsallaşmış eski Hollanda toplumsal yapısında (Verzuiling), evlilik dışı çocuk sahibi olmak en büyük günahlardan ve toplumsal yaptırım gerektiren suçlardan biri olarak görülüyordu.
Böyle bir durumda acilen bir damat bulunurdu. Hamile kalan kadın, papazın da bilgisi dahilinde, sevmediği ya da kendisine davul dengi görmediği alt sınıftan biriyle veya dul, çocuklu bir erkekle alelacele evlendirilirdi. O kadın, sırf kutsal inançlar ve Hristiyanlık adına toplumsal dışlanmadan (Gezichtsverlies / itibar kaybı) kurtulmak için ömrünü sevmediği bir adamla geçirmek zorunda kalırdı. Bir de üstüne bir düzine çocuk oldu mu, alanda satan da hoşnut sayılırdı! Bireysel mutluluk (Geluk), o dönemki toplumlarda neredeyse "şeytani bir duygu" olarak adlandırılırdı.
Toplumsal statüsünü kaybetmek istemeyen aileler ve inanç grupları, kadının rızası olmasa da çocuğun elinden alınmasını veya kadının büyük bir şehre taşınmasını sağlayan sert bir sosyal denetim sistemi uyguluyordu. O yıllarda kiliseler ve kurulları, yerel ve bölgesel yönetimlerde mutlak bir güce sahipti. Öyle ki, Papaz Van Zaanden bir cemaat üyesine, "Bay Jansen, kızınız Maria üç haftadır pazar ayinlerine katılmıyor. Bugün saat 15.00'te sizinle ve Maria ile görüşmek istiyorum"diyerek hayatın her anını denetleyebiliyordu.
Hollanda toplumundaki en bilindik toplumsal değer yargısı şuydu: "Het is altijd zo dat een Christelijk schuld / schande / schaamte binnen het gezin moest blijven."Biz bunu kendi kültürümüzdeki şu güzel atasözüyle özetleyebiliriz: "Kol kırılır, yen içinde kalır." Aile içi sorunların, kusurların dışarıya yansıtılmaması ve gizli tutulması gerektiğini anlatan bu anlayış, o dönem Hollanda'sında da hakim kılınmıştı.
Hollanda geçmişte Birleşmiş Milletler’in kadın, çocuk ve anne haklarına dair birden fazla sözleşmesine taraf olmasına rağmen, uzun yıllar boyunca evlilik dışı doğan çocukları annelerinden zorla alarak yurtlara yerleştirdi veya başka ailelere verdi. 1954-1984 yılları arasında bu şekilde elinden çocukları alınan kadınların hak mücadelesi, gelecekte devlet kurumlarına karşı mutlak ve olumlu kararların alınacağına dair umutları diri tutuyor.
Hollanda'da Doğurganlık ve Demografik Değişim
Doğum oranlarındaki düşüş, Batı ve Kuzey Avrupa’nın uzun süredir en büyük sorunlarından biri. Hollanda nüfusu 1950 yılında 10 milyon iken o yıl doğan çocuk sayısı 229 bin 218’di. Bugün Hollanda nüfusu 18 milyon 155 bine ulaşmış olmasına rağmen, 2025 yılında doğan çocuk sayısı yalnızca 165 bin civarında kaldı.
Bunun yanı sıra 2025 yılında Hollanda’da gerçekleşen ölümlerin sayısı 171 bini aşmış durumda. Yani doğal nüfus artışı ekside. Hollanda nüfusundaki büyüme, tamamen Avrupa Birliği içi ve dışından gelen göçlerle (Arbeidsmigratie / Kennismigratie / Gezinshereniging) sağlanıyor. Geçmişte yaşanan "baba soyadı" zorunluluğu gibi katı kurallar ise günümüzde artık esnetilmiş durumda. Bugün Hollanda’da bir çocuğun baba soyadını alabilmesi için evlilik (Gehuwd), ortak yaşam sözleşmesi (Geregistreerd partnerschap), babalık tanıma (Erkenning) veya mahkeme kararı gibi esnek yollar bulunuyor. Babası kayıtlarda yer almayan çocuklar ise doğumdan sonra annenin soyadını alıyor. Son 5 yılda babası belirsiz olan çocuk oranında düşüş gözlendi; 2020'de bu oran %4,7 iken, 2024'te %3,5'e geriledi.
Türk ve Faslı Göçmenlerde Doğurganlık Oranı Düşüyor
Yıllar önce Hollanda'ya yerleşen geleneksel göçmen gruplarından Türkler ve Faslılar arasında doğum oranları geçmişte Hollanda ortalamasının iki katı iken, bugün bu oran ülke geneliyle eşitlenmiş durumda. Hollanda genelinde kadın başına düşen doğurganlık oranı 2025 yılı verilerine göre %1,4 çocuk seviyesindedir (Totale vruchtbaarheidscijfer). Oysa sadece 10 yıl önce bu oran %1,7 idi. Bu veriler gösteriyor ki yeni nesil Faslı ve Türk göçmenler; artık sadece ailesi, annesi, babası ya da memleketteki akrabaları istiyor diye evlenmeyen, Hollanda’ya tamamen uyum sağlamış bir gençlikten oluşuyor.
Not: Paylaştığımız veriler ve bilgiler birden fazla kurumsal kaynağa dayandığı ve farklı dönemleri kapsadığı için, bu yazı mutlak (%100) bir hukuki/istatistiki iddia taşımamaktadır. Mevcut resmi bilgi ve veriler ışığında durumu bilgilerinize sunarız.