İnsan Kokuları, Ahır Odaları ve Artan Ruhsal Sorunlarımız
Yıllar önce Hisar dediğimiz kayayı arkasına almış; gayet hoş, ekolojik, doğal ve sağlıklı bir Göre Kasabası vardı. Kayadan oyulan ambar ve odaların, Göre'nin yerleşim mekânı olmasında büyük bir rol oynadığı kesindir. Kaya içine oyulan bu yapılar bazen hayvan ahırı bazen de depo olarak kullanılır; yontulan taşlarla evin ön kısmı (gevel) veya çok katlı güzel kaya evler inşa edilirdi. Kullanılan inşaat malzemeleri kireç ve Kepez’den gelen doğal Kepez taşı olduğu için nefes alan ahır odalarında (stalkamer) insan insanla, hayvan da hayvanla huzur içinde yaşardı.
Göre’nin kaya oyma evleri, iklim değişikliğine (klimaatverandering) ve zorlu koşullara oldukça dayanıklıydı (robuust). Kışın sıcak, yaz sıcaklarında ise son derece serin olurdu. Örneğin Ortahisar’daki yer altı kaya ambarlarına her yıl nisan ayında Mersin ve Adana’dan gelen narenciye, limon ve portakallar saklanır; haziran ayında tekrar ihraç edilirdi. 20 kilo ağırlığında ambara giren bir kasa limonun, ambarın rutubetinden su alarak 22-24 kiloya ulaştığını görürdük.
Evlerin alt veya yan kısmında "ahır odası" veya "dam" dediğimiz hayvan odaları bulunurdu. Evin bir odasından bu odaya geçilir ya da üst kısımda insanların yatması mümkün olurdu. Hayvanların ve gübrenin sıcaklığı, insanın doğayla ve canlıyla var oluşundan bu yana gelen bir birlikteliği, doğallığı ve güzelliği simgelerdi. İnsanların kaldıkları yere odası dedikleri gibi, hayvanların kaldığı yere de "hayvan odası" diyerek onlara değer verdiğini ve eşit yaklaştığını anlayabiliyoruz.
Aynı zamanda hayvanlar, o yılların en önemli gelir kaynağıydı; ailenin beslenmesi için gerekli olan süt, yoğurt ve peynir demekti. İnsan ve hayvan kokusunun, seslerinin birbirine karıştığı bu evler; insanların ve hayvanların yalnızlık duygusunu azalttığı gibi aynı çatı altında yaşayan tüm canlılara güven ve huzur verirdi. Hayvanların hastalıklarında veya doğumlarında yanlarında bulunma avantajı da vardı. Nitekim bugün Hollanda'da engelli ve hastalar, at binme terapisiyle (equine-assisted therapy) tedavi edilmektedir.
O dönemde insanlarda ruhsal ve bedensel sağlık sorunları çok daha azdı. Fenni gübreler, tarım ilaçları ve gıdaların içinde ne olduğu bilinmeyen kimyasal katkılar yoktu. Ununa, bulguruna, fasulyesine, nohuduna, pekmezine, cevizine, yaş ve kuru üzümüne sahip olan Göreli, sağlık içinde yaşardı. Ekmekler, mahallenin taş fırınlarında pişerdi. Öğütülen buğday özlü ve kepekli olurdu; kepekli ekmek lezzetli, uzun süre dayanıklı ve sindirimi bugünkü bembeyaz ekmeklere göre çok daha kolaydı. Nevşehir’den gelen misafirler, tandırda pişmiş kaburga kemikli, tereyağlı Göre fasulyesini yemeden kasabadan ayrılmak istemezlerdi. İmece usulü yapılan yufkalar çocuklar için bir şenlikti; yanan ateşin külüne kabak ve patatesler gömülür, paylaşmanın huzuruyla tüm yorgunluklar unutulurdu.
O yıllarda okulda, kahvehanede ya da misafirlikte kimsenin birbirinin kokusundan şikâyet ettiğini duymamıştım. Var olan kokularımız bile doğaldı. Haftada bir sabunla banyo etmek yeterli gelirdi.
Ya şimdi?
Birkaç gün banyo yapılmadığı zaman insana ait olmayan, doğal dışı kokulardan bahsedilir oldu. Neden? Çünkü yediğimiz gıdalar kimyasal katkılı, gübreli, ilaçlı ve GDO’lu; yani eski doğallığından çok uzak. Eskiden patates piştiğinde kokusu bir kilometre öteden duyulurdu.
Doğal olmayan kokuların ve yapay beslenmenin yaşantımız üzerinde sandığımızdan çok daha fazla etkisi var. Lezzet ve tat duygumuzun %70’ini kokular belirler. Doğal olmayan kokular ve gıdalar; beden sağlığımızı etkilediği gibi eşler arasındaki uyumu, toplumsal huzuru ve ruh sağlığımızı da olumsuz etkiliyor olabilir mi?
Gelecekte toplumsal ve ruhsal sorunlarımızı çözebilmek için yeniden doğal gıdalara, doğal yaşam ritmine ve özümüze dönmemiz gerekiyor.
Yeniden doğal gıdalara ve kokulara kavuşmamız dileğiyle...