Berlin’de Türkiye kökenli bir siyasetçi, yalnızca kendi toplumunun değil, bütün bir kentin yönetimine talip hale geldi. Şimdi sıra Hollanda Türklerinde: Biz neden hâlâ kendi içimizden böylesine güçlü bir siyasi aktör çıkaramıyoruz?
Berlin’de 20 Eylül’de yapılan eyalet seçimleri, yalnızca Almanya siyasetinin değil, Avrupa’daki göçmen toplumlarının siyasi geleceğinin de konuşulmasını gerektiren bir sonuç ortaya çıkardı.
Sol Parti’nin başbakan adayı Elif Eralp’in liderliğindeki parti, Berlin Eyalet Meclisi seçiminde yüzde 25,7 oy alarak birinci parti oldu. Sol Parti, 2023’teki yüzde 12,2’lik sonucunu iki kattan fazla artırdı. Şimdi Eralp’in koalisyon görüşmeleri sonucunda Berlin eyalet hükümetinin başına geçme ihtimali tartışılıyor.
Bu tabloyu yalnızca Almanya açısından okumak eksik olur.
Çünkü Berlin’de ortaya çıkan asıl hikâye belki de şudur:
Göçmen kökenli bir siyasetçi, kendi kimliğinin sınırlarını aşarak bir şehrin tamamına hitap edebilir mi?
Elif Eralp örneği, bu soruya güçlü bir siyasi örnek sunuyor.
Ve ister istemez gözler Hollanda’ya çevriliyor.
Peki Hollanda Türkleri nerede?
Hollanda’da Türk toplumunun siyasi geçmişi aslında hiç de zayıf değil.
Yıllardır belediye meclislerinde, eyalet meclislerinde ve Tweede Kamer’da Türkiye veya başka göçmen kökenlere sahip siyasetçiler görev yapıyor.
Bugün de Hollanda parlamentosunda Türkiye ve Fas kökenli milletvekilleri bulunuyor. Parlamento araştırmalarına göre 2025 seçimleri sonrasında Tweede Kamer’da Türkiye doğumlu üç milletvekili bulunurken, göçmen kökenli temsilcilerin sayısı daha geniş bir çerçevede daha yüksek.
Madem Hollanda Türkleri arasında siyasi tecrübe, eğitimli insan gücü ve seçmen potansiyeli var, neden hâlâ ülke çapında büyük bir siyasi liderlik hikâyesi ortaya çıkarmakta zorlanıyoruz?
İşte asıl konuşmamız gereken mesele bu.
Elif Eralp’in hikâyesi sadece “Türk kökenli olmak” değil
Eralp’in başarısını yalnızca Türkiye kökenli olmasına bağlamak doğru olmaz.
Tam tersine, seçim kampanyasına bakıldığında Berlin’in günlük hayatındaki sorunların öne çıkarıldığı görülüyor.
Özellikle konut ve kira krizi kampanyanın merkezindeydi. Eralp, Berlin’de barınma maliyetleri ve konut piyasasındaki sorunlar üzerinden geniş bir seçmen kitlesine ulaşmaya çalıştı.
Üstelik Eralp’in siyasi iletişiminde farklı topluluklara ulaşma çabası da dikkat çekiyor.
Tagesspiegel’in seçim kampanyasına ilişkin analizinde Eralp’in sosyal medya çalışmalarında Almanca’nın yanında Türkçe ve İspanyolca içerikler kullandığı, kişisel hesabının on binlerce takipçiye ulaştığı ve kampanyanın doğrudan adayın kişiliği üzerinden yürütüldüğü belirtiliyor.
Burada önemli bir ayrıntı var:
Kendi toplumuna ulaşmak başka şeydir, kendi toplumundan çıkarak toplumun tamamına ulaşmak başka şey.
Eralp örneğinin Hollanda açısından tartışılması gereken tarafı tam da burası.
“Türklerin adayı” olmaktan çıkıp “Berlin’in adayı” olmak
Siyasette en büyük sıçramalardan biri, belirli bir kimlik grubunun temsilcisi olmaktan çıkıp bütün seçmenlere hitap edebilmektir.
Elif Eralp’in önündeki siyasi tablo da bunu gösteriyor.
Onu destekleyen seçmenlerin tamamının Türkiye kökenli olduğunu söylemek mümkün değil. Zaten seçim sonucu da böyle bir iddiayı gerektirmiyor.
Sol Parti’nin yüzde 25,7’lik Berlin genelindeki sonucu, Eralp’in yalnızca Türkiye kökenli seçmenlerden aldığı oylarla açıklanamayacak kadar geniş bir siyasi tabana işaret ediyor. Ancak bu oyların hangi etnik gruplardan geldiğine ilişkin elimizde ayrıntılı ve güvenilir bir seçim kırılımı olmadan “her kesimden oy aldı” demek doğru olmaz.
Fakat siyasi açıdan ortaya çıkan mesaj yine de çok önemli:
Bir göçmen kökenli siyasetçi, partisinin başbakan adayı olarak bir eyalet seçimine girebilir ve partisinin tarihindeki en güçlü sonuçlardan birini elde edebilir.
Şimdi dönüp Hollanda’ya bakalım.
Hollanda’da neden olmuyor?
Aslında “olmuyor” demek de tam doğru değil.
Oluyor.
Ama belki yeterince büyümüyor.
Hollanda Türkleri yıllardır siyasetin içerisinde.
Türk kökenli belediye meclisi üyeleri oldu.
Wethouder’lar oldu.
Milletvekilleri oldu.
Parti yöneticileri oldu.
Hatta kendi siyasi partisini kuranlar bile oldu.
Fakat toplumun tamamına hitap eden, farklı siyasi çevrelerden seçmenleri arkasında toplayabilen ve ülke veya eyalet düzeyinde “başbakanlık/başkanlık potansiyeli taşıyan Türk kökenli siyasetçi” hikâyesi henüz Berlin’deki Eralp örneğinde olduğu kadar görünür hale gelmedi.
Peki neden?
Belki de soruyu artık siyasetçilere değil, toplumun kendisine sormamız gerekiyor.
Biz kendi insanımızı ne kadar destekliyoruz?
Hollanda’da Türk toplumunun siyasi davranışında dikkat çeken sorunlardan biri, oyların farklı partilere dağılması.
Bu aslında demokratik açıdan normaldir.
Herkesin aynı partiye oy vermesi beklenemez.
Türk toplumunun içerisinde sol görüşlü de vardır, liberal de, muhafazakâr da, sosyal demokrat da, milliyetçi de.
Asıl mesele bu farklılıkların varlığı değil.
Bu farklılıkların ortak bir siyasi güç ve uzun vadeli siyasi kadro üretip üretemediğidir.
Çünkü Hollanda’da farklı partilerde çok sayıda Türkiye kökenli siyasetçi bulunması, tek başına toplumun siyasi etkisinin yüksek olduğu anlamına gelmiyor.
Bazen tam tersine, çok fazla parçalanma güçlü bir ortak temsil duygusunu zayıflatabiliyor.
“Bizden biri” demek yetiyor mu?
Belki de artık bu soruyu da değiştirmeliyiz.
Bir siyasetçinin Türkiye kökenli olması neden tek başına yeterli olsun?
Elif Eralp örneğinden çıkarılabilecek ders, “Türk kökenli bir aday çıkaralım ve herkes onu desteklesin” değildir.
Daha büyük bir soru var:
Hollanda Türk toplumu kendi içerisinden, Hollanda’nın tamamına hitap edebilecek siyasi liderler yetiştirebiliyor mu?
Çünkü gerçek siyasi başarı, sadece kendi mahallenden oy almak değildir.
Kendi toplumunun güvenini kazanırken başka mahallelerden de oy alabilmektir.
Kendi kimliğini saklamadan ortak bir gelecek anlatabilmektir.
Göçmenlerin sorunlarını konuşurken yalnızca göçmenlere seslenmemektir.
İşçiden girişimciye, gençten yaşlıya, Türk kökenliden Fas kökenliye, Hollandalıdan Surinamlıya kadar farklı kesimlerin kendisini o siyasi hikâyenin içinde görebilmesini sağlamaktır.
Hollanda’nın rakamları bize başka bir şey söylüyor
Hollanda’daki temsil meselesinin yalnızca Türklerle ilgili olmadığını da görmek gerekiyor.
Hollanda İçişleri ve Krallık İlişkileri Bakanlığı’nın 2026 verilerine ilişkin Meclis belgesinde, yerel yönetimlerde göçmen kökenli temsilin genel nüfustaki oranla karşılaştırıldığında hâlâ düşük kaldığı belirtiliyor.
1 Ocak 2026 itibarıyla belediye meclisi üyelerinin yaklaşık yüzde 6’sının, wethouder’ların yüzde 3’ünün ve belediye başkanlarının yüzde 4’ünün göçmen kökenli olduğu tahmin ediliyor. Aynı belgede Hollanda nüfusunun yüzde 25,2’sinin göçmen kökenli olduğu belirtiliyor.
Bu rakamlar yalnızca Türk toplumunun değil, Hollanda’nın tamamında siyasi temsil konusunda daha geniş bir tartışma bulunduğunu gösteriyor.
Dolayısıyla mesele “Türkler neden başarılı olamıyor?” kadar basit değil.
Siyasi partilerin aday belirleme mekanizmaları, seçmen davranışları, toplumsal örgütlenme, siyasi katılım ve farklı topluluklarla bağ kurma kapasitesi de bu tablonun parçaları.
Belki de eksik olan şey aday değil, siyasi ekosistem
Bir siyasetçi bir gecede ortaya çıkmıyor.
Eralp’in bugün geldiği noktaya bakıldığında bunun arkasında yıllara yayılan bir siyasi kariyer görülüyor.
2010’da Berlin’e taşınan Eralp, aynı yıl Sol Parti’nin Federal Meclis grubunda hukuk politikaları danışmanı olarak çalışmaya başladı ve bu görevini 2021’e kadar sürdürdü. Daha sonra Berlin siyasetinde yükseldi; 2021’de Eyalet Meclisi’ne seçildi ve 2023’te kendi seçim bölgesinde yüzde 27,1 oranında ilk oy aldı.
Yani Berlin’de bugün konuştuğumuz başarı aslında bir gecede yaratılmış bir başarı değil.
Bir siyasi kariyerin üzerine kurulmuş.
İşte Hollanda açısından belki de en önemli ders burada.
Biz gençleri siyasete ne kadar erken hazırlıyoruz
Belediye meclisinden başlayıp eyalet düzeyine, oradan parlamentoya ve parti yönetimine uzanan bir siyasi kariyer planımız var mı?
Gençlerimize sadece “milletvekili ol” mu diyoruz?
Yoksa onlara 10-15 yıllık bir siyasi yol haritası mı çiziyoruz?
Bir de kendimize dürüst olalım
Hollanda Türk toplumunun siyasette başarısız olduğunu söylemek haksızlık olur.
Başarılı isimler var.
Ancak başarılı bireylerin bulunması ile güçlü bir siyasi nesil yetiştirmek aynı şey değil.
Belki de artık kişileri konuşmak yerine sistemi konuşmamız gerekiyor.
Neden Türk kökenli bir genç belediye meclisine girdiğinde onun arkasında bütün toplumun siyasi enerjisini oluşturamıyoruz?
Neden başarılı bir wethouder’ın kariyerini ulusal siyasete taşımak için daha güçlü bir toplumsal destek mekanizması kuramıyoruz?
Neden farklı siyasi partilerdeki Türk kökenli isimler birbirlerinin rakibi olmak yerine, demokratik rekabeti koruyarak ortak meselelerde birbirlerini güçlendirecek bir siyasi kültür oluşturamıyor?
Ve en önemlisi:
Neden Hollanda Türk toplumundan “ülke yönetimine talip olabilecek” bir siyasi lider çıkması bize hâlâ olağanüstü bir olay gibi geliyor?
Belki de sorun siyasette değil, bizim siyaset anlayışımızda
Hollanda’daki Türk toplumu ekonomik anlamda büyüdü
İş dünyasında güçlü isimler yetişti.
Akademide başarılı insanlar çıktı.
Hukukçular, doktorlar, mühendisler, gazeteciler, akademisyenler, sanatçılar ve girişimciler yetişti.
Ama siyasi alanda aynı ölçekte bir liderlik zinciri oluşturabildik mi?
Belki de artık bu soruyu yüksek sesle sormanın zamanı geldi.
Çünkü Berlin bize önemli bir görüntü sundu:
Türkiye kökenli bir kadın siyasetçi, partisinin başbakan adayı olarak seçim yarışına girdi.
Partisi birinci oldu.
Şimdi koalisyon görüşmeleri ve hükümet kurma süreci konuşuluyor.
Bu gerçekleşirse Eralp, Berlin’in ilk göçmen kökenli eyalet başbakanı olacak.
Bu başarıyı alkışlamak kolay.
Asıl zor olan ise kendimize şu soruyu sormak:
“Berlin bunu yapabiliyorsa, Hollanda Türkleri neden yapamasın?”
Belki de mesele Hollanda’da Türk kökenli siyasetçi Berlin’den Hollanda Türklerine Bir Soru: Biz Neden Kendi Elif Eralp’imizi Çıkaramıyoruz? bulunmaması değil.
Belki mesele, o siyasetçiyi yalnızca kendi toplumunun temsilcisi olmaktan çıkarıp Hollanda siyasetinin merkezine taşıyacak siyasi kültürü henüz yeterince oluşturamamış olmamızdır.
Ve belki artık yeni bir hedef koymanın zamanı gelmiştir:
Sadece Hollanda parlamentosuna Türk kökenli milletvekili göndermek değil…
Hollanda siyasetinin en üst makamlarına aday olabilecek liderler yetiştirmek.
Berlin’deki seçim bize bunun mümkün olduğunu gösteren güncel bir örnek sundu.
Şimdi sıra bizde.
Ama önce birbirimize şu soruyu sormalıyız:
Biz gerçekten böyle bir lider yetiştirmek istiyor muyuz?
Yoksa kendi içimizdeki siyasi ayrılıklar, kişisel hesaplar ve kısa vadeli beklentiler nedeniyle yetişebilecek liderleri daha yolun başında kaybediyor muyuz?
Belki de Hollanda Türklerinin önündeki asıl siyasi mesele budur.
Ve bu sorunun cevabını artık ertelememeliyiz.